Orhan Yıldız

Artvinli Orhan

TürkBirDev >Türk Birliği




TürkBirDev Türk Birliği
TürkBirDev > Türk Birliği
TürkBirDev
Şah ve Mat: Tüm Oyunları Bozan Bir Hamle - Özet
Biz "Türkler"le sorun nedir? ve Tepkiler
Türk Birleşik Devletleri Kurmanın Gerekliliği. Türk Birliği Neden Kurulmalı?
Bölüm I: TürkBirDev ve Çalişmaları
Bölüm II: Ben ne Yapabilirim?
Bölüm III: Yazi ve Mektuplar
Bölüm IV: Birlige dair Söz ve Şiirler
Bölüm V: Soru ve Yanitlar
Temsilcilikler
Türk Birliği
2007 Türk Kurultayı Sonuç Bildirisi
Türk Dünyasında Dil ve Alfabe Birliğinin Önemi
Türk Kültür Evi
Türk Birliğine Evet Kampanyası İçin
Türk Birliğine Evet Kampanyası

TRT Haber Haberler

Son Dakika Haberleri | Haber Manşetleri



   
  AVRASYA KARDEŞ ÜLKELER BİRLİĞİ TÜRK BİRLİĞİ
  Bozkirda Kultur ve Teskilat
 

BOZKIRDA KÜLTÜR VE TEŞKİLAT

Bozkır Kültürü 

Şimdiye kadar görüldüğü üzere, Türk tarihinin bu safhası daha ziyâde“Avrasya” nın bozkır cığrafyasında cereyan etmiştir. Bilhassa insanın tabiatkuvvetlerine hâkim olmadığı eski çağlarda coğrafyanın insan hayatı üzerindekitesirleri düşünülürse, bozkır iklimin de, çeşitli bakımlardan eski Türkyaşayışı, düşünce tarzı, inancı ve dünya görüşü, örfü ve gelenekleri,kısaca “kültür”üne yön verici tesirler yapacağı tabiidir. Ancak bir kültürünteşekkülünde, coğrafî şartların yanında bizzat insan unsuru da rol oynamaktadır. 

Ayrı coğrafi çevrelerde belirli karektere sahip insan gruplarının meydana getirdiğitoplumlara has olmak üzere birbirlerinden farklı kültürler doğacağına göre, 3500yıllık hayatı bozkır coğrafî şartları içinde geçen Türk topluluğunun dakendine özel bir kültür tipine sahip olacağı tabii karşılanmalıdır. Biz buna,doğuş ve gelişme sahasından dolayı “Bozkırkültürü” diyoruz. 

Bozkır kültürünetarihin seyri içinde, bozkır bölgesi kıyılarında yaşamış olan bazı yabancıtoplulukların da dahil olduğu anlaşılmakla beraber (Meselâ Hind-Avrupalılar’danbazı kollar, İranîler, yine bu kökten çeşitli grupların meydana getirdiğiİskitler ve Moğollar gibi) bozkır kültürünü en saf şekli ile bir Türk kültürüolarak kabûl etmekte hatâ yoktur. Ve bu böyle kabul edilmelidir. 

Bozkır coğrafyasında binlerce yıl hayatiyetini devam ettiren veÇin, Hind, Akdeniz ve Avrupa gibi yerleşik kültür mensuplarının, yine binlerce yıliçinde, tesir ve baskısını hissettikleri bu kültür eskiden beri ilim adamlarıncaaz-çok tanınmakta idi. Uzmanlardan bazıları bu kültüre eksik olarak “Atlı göçebe kültürü” demekte bir mahzurgörmemişlerdir. 

Halbuki, Bozkır kültürü“at” üzerine kurulmuş olmakla beraber, unsurları yalnız “at”tan ibaretdeğildir. Bunun yanında demir de vardır ve ayrı bir hukuk anlayışı ile dedonatılmış bulunmaktadır. Çöllerde değil, fakat rutubet derecesi oldukça yüksekyaylalarda gelişen Bozkır kültürüne, sırf çoban hayat tarzına dıştan bakarakgöçebelik atf etmek yanlıştır. Bozkır kültüründe temel olan at, göçebelerinhayatında birinci plânda görülmez. At göçebe kavimlerin kültürüne sonradangirmiş bir ekonomi vasıtasıdır. 

İskit görüşü

I. Zichy tarafından ortaya atılan bu görüşe göre, bizim “Bozkır kültürü”diye ifade ettiğimiz kültür tipi, “atlı göçebelik”ten ibaret olup, merkezinde atyetiştirmek ve çobanlık yer almakta ve bu gibi faaliyetler için, Karadeniz’in kuzeydüzlüklerindeki İskit sahası en elverişli bölge olarak bulunmaktadır..

İndo-Germen görüşü

Batıda çok yaygın olan ve eski“Aryanizm” tesirinin bir devamı sayılması mümkün görünen bu görüşHind-Avrupalılar’ı tâ Baykal gölüne kadar bütün Asya’ya yerleştirmekte veonların da aslında “göçebe” (bozkırlı!) olduklarını ileri sürerek, at’ınilk defa onlar tarafından ehlileştirildiğini ve dünyanın ata binme san’atınıonlardan öğrendiğini iddia etmektedir. Batılıların at üzerinde bu kadar durması,şüphesiz bu hayvanı ehil hâle getirip binmenin insanın kültür tarihine muazzam birhamle teşkil etmesinden ileri gelir ki, bozkırlarda gelişen kültürü deİndo-Germenler’e bağlamak böylece mümkün olacaktır.

Hun süvarilerinin seferlerde bindikleribozkır muharebe atının ilk kalıntılarına rastlandığı Afanasyevo kültürü (M.Ö.2500-1700) eski Türk Altay kültürüne bağlı bulunmaktadır. Atın ehlileştirilmesiiçin önce buna ihtiyaç duyulması gerekir ki, bu ihtiyaç şüphesiz ilk olarakbozkırlı hayvan besleyici kavimlerde hissedilmişti. Bu itibarla atın insanlartarafından kullanılması bile –bu husus başlangıç noktası olmakla beraber- çokönemli bir gerekçe değildir. Esas olan, atın binek hayvanı hâline getirilmesidir.Bozkır kültüründe rol oynayan baş aksiyon da biniciliktir.

At gibi bir vasıtaya ihtiyacın,“yerleşik” topluluklardan ziyâde, çok geniş sahalarda, hayatın zorunlukıldığı sür’atle hareket etmek mecburiyetinden doğduğu açıkdır. Bozkır savaşatı doğuya doğru uzanmış ve Çin’de muharebe atı yetiştiriciliğinin ilk sahasıolan Şan-si bölgesinde görünmüştür. Çin’liler ata binmeği ancak M.Ö.300’lerde Asya Hunları’ndan öğrenmişlerdir.


Altaylı görüşü

Bozkır kültürününAltay yaylalarında Proto-Türkler (Türkler’in ataları) tarafından ortaya konduğuhususu, bir kültür çevresi olarak bozkırlar üzerine dikkati çeken tanınmışkültür tarihçilerinin temsil ettiği “Viyana ekolü” tarafından ilerisürülmüştür. Atın ehlileştirilmesi veumumiyetle hayvan yetiştiricilik gibi medeniyet tarihinin çok mühim bir safhasıTürkler’in ataları tarafından gerçekleştirilmiştir.

Bozkırlar bölgesinde üçkültür devresi (kemik kültürü, hayvan besleme kültürü, at yetiştirme kültürü)tesbit edilmektedir. Bunun son merhalesinden yeni bir netice olarak, merkezinde atınbulunduğu, “Savaşçı çobanlar” (“Hirtenkrieger”) kültürü doğmuştur ki,bu, bozkır kültürünün, bilhassa Proto-Türkler için karakteristik olan en yüksekderecesini gösterir.

At

Atın ehlileştirilmesi ve atın çoban kültürünün yaratılması ilk Türklerdegörülmektedir. İnsanlık tarihinde ulaşılan bu başarı kavimlerin ve başkakültürlerin gelişmesinde fevkalâde neticeler doğurmuştur. Tarihîbağlantıların gösterdiği gibi, büyük devlet esasıiçin gerekli şartlar ancak bu sayede belirebilmiştir. Atın binek hayvanı olarakkullanılmasını, ziraat kültürünün ve ona bağlı hayvancılığın çok üstündeve dünya tarihinin çok önemli bir kültür merhalesidir. Hayvan terbiyesinde öncegeyik, sonra Ren geyiği (Samoyedler tarafından), nihayet Türkler’in atalarıtarafından at ehlileştirilerek insanlık hizmetine sokulmuştur. Bu konudakiaraştırmalarda sonuç hep aynı neticeye varmaktadır.

Orta Asya’da oturan ve çok eski bir zamanda avcılık hayatından hayvanlarıehlileştirmeye geçen tek kavim Türkler olmuştur. At, Türkler tarafındanehlileştirilmiştir ve Türkler ata binen ilk insanlar olarak görünmektedirler.Orta Asya bozkırlar bölgesinin kültür tarihi yönünden taşıdığı önem çokkesindir.

Esasen yeryüzünde ekonomibakımından başlıca üç temel kaynak vardır: Orman,tarım, hayvan yetiştirme. İnsanlar yaşadıkları çevrenin bu imkânlarını değerlendirerek hayatlarını sürdürebilmişlerdir. Tarihte ilkkültürler de şüphesiz doğdukları bölgenin tabii şartları içinde özkazanacaklarından, orman kavimleri “asalak” kültüre (avcılık, devşiricilik),ziraate elverişli yerlerde oturanlar “köylü” kültüre (çiftçilik)bağlanmışlar, Bozkırdakiler “çoban” kültürünü (besicilik) meydanagetirmişlerdir. Bu itibarla, aslında orman kavmi veya köylü değil, fakat bozkırlıolan Türkler’in kültürü de doğuş, gelişme ve muhteva bakımından bütün diğertoplulukların kültürlerinden ayrılık gösterir.

Altay-Türk atlı çoban kültürüTürkler’in atalarını diğertopluluklardan farklı bir dünya görüşüne ve hayat tarzına götürmüştür ki, buinsanlığın mâzisinde ilk defa gözlenen insan zekâve iradesini tabiata hâkim kılma azmidir. At terbiyesi, otlaklar etrafında cereyan edenmücadeleler bozkırlıyı metanet ve cengâverlikle bezemiş, onu teşkilâtçılıkmelekesine sahip kılmış, ve eski Türkler herşeylerini borçlu oldukları ata kutlulukderecesinde değer vermişlerdir.

At vasıtası ile insanlığasunulan diğer mühim bir değer de sür’at mefhumudur ki, bu eski ilkel kavimleri zihnidurgunluğun tenbelliğinden kurtararak canlı bir faaliyet alanına yöneltmiş ve insaniradesinin ufkunda sonsuz imkânlar açılmasına vesile olmuştur. Yine at sayesindebozkır kültürünün ortaya koyduğu başka evrensel bir değer hukuk fikridir. Bu da,atlı savaşcı çobanların, insanların toplum hâlinde yaşayabilmelerini sağlıyankarşılıklı saygı esasından hareketle, toplulukları bir üst idare nizamınabağlama yolunda ulaşılan devlet kurma düşüncesinin mahsulüdür.

At üzerinde, kalabalık hayvansürülerini sevk ve idare etmek mecburiyeti eski Türkler’in, atın sür’atı vedemir madeni sayesinde hâkimiyet altına aldıkları insanları idare plânındabaşarılarını mümkün kılmıştır. Bu sebeple yeryüzünde ilk siyâsi kadrolar,yine ilk kanun koyucu durumunda olan Türkler’in ataları tarafından tesis ve teşkiledilmiş görünmektedir.

Bozkırlarda gelişen eski Türk kültürünün dünya tarihinde iki bakımdan kesintesiri olmuştur. Bunlardan biri, hayvan besleyiciliğini geliştirmek ve yaymak suretiyleiktisâdî; öteki, yüksek teşkilâtçılık yolu ile sosyaldir. Birinci noktaönemlidir, zira bu, avcılık ve devşiricilik gibi, yalnız alarak karşılığında birşey vermeyen parazit (“asalak”) ekonomi yerine, insanları üretici (müstahsil)durumuna sokmak suretiyle, çok faydalı bir iktisadî gelişmenin işaretidir. Fakatikinci nokta daha da mühimdir, çünkü insanlığı basit yığınlar olmaktançıkarıp sosyal nizamlara bağlamak gibi, iktisadî faaliyetin de devamını mümkünkılan, bir beşerî değer ancak bu yol ile meydana gelmiştir.

Bu bakımdan Ural-Altaylı kavimlerin dünya tarihindeki bu çok mühim rolünü önemlebelirtmek gerekir:

En eski yüksek medeniyetler dahi, daha çalışkan ve ziraatçi olmakla beraber, devletkurmakta kifayetsiz kavimlerin yerleşik hâlde bulunduğu büyük nehir vâdilerinesavaşçı atlı çobanların müdahalesinden sonra doğmuştur. Hind-Avrupalılaraçısından konuyu daha kesin bir şekilde açıklamak mümkün. Hind-Avrupalıkavimlerin (bugünkü Avrupalılar’ın ataları) teşkilâtçılık ve siyasettekibaşarıları ancak bu bozkırlı unsurların onlarla karışması ile izah edilebilir.

Onlar M.Ö. 2. bin yıllarındaAral gölü havalisinde bozkır kültürü ile temasa geçerek bu kabiliyeti eldeetmişlerdir. Bu, diğer bölgelerde de böyle idi. Nitekim Doğu Asya’da ilk devletteşkilâtı eski Türkler tarafından kurulmuş, Ön-Asya kavimleri bakımından dabenzer sonuca varılmıştır.

Bozkır Kültürünün oluşma Çağı

Bu kültürün kaynağıhakkındaki teoriler ona aşağı yukarı bir geçmiş tâyin etmek imkânınısağlamaktadır. Viyana ekolüne göre bu tarih M.Ö. 2. bin başları olmalıdır.Şüphesiz ata binicilik temel unsur olmak üzere, siyâsi, iktisadî, dinî vb. cepheleriile kültür gelişinceye kadar belirli bir zamanın geçmesi gerekecektir. Eldekibilgilerden bozkır kültürünün M.Ö. 2500 ile 1700 arasında oldukça belirgin birvasıf kazanmış olduğu kabul edilebilir. Bu tahmin bir yandan Viyana ekolününvardığı sonuçlara, diğer yandan da arkeolojik vesikalara uygun düşmektedir.

Sosyal Yapı

Eski Türktoplumunun sosyal yapısı hakkında şimdiye kadar yapılan tasnifler hem bünye, hem deisimlendirmeler bakımından birbirini tutmamaktadır. Bunun sebebinin, heraraştırıcının kendi meşgul olduğu zaman içinde kalması ve yine meşgul olduğubelirli Türk kesimini esas alması olduğu anlaşılıyor. Türklerin çeşitlidevirlerde, çeşitli bölgelerde bazı sosyal bünye değişikliklerine uğradıkları vebununla ilgili olarak başka başka tâbirler kullandıkları şüphesizdir.

Fakat Bozkır kültürüdediğimiz, aslında en yakın Türk kültürü içinde toplum yapısını tesbit etmekbakımından bazı imkânlara da sahibiz. Bu hususta Gök-Türk topluluğu sosyal bünyesiherhâlde hareket noktası vazifesini görebilecektir. Ana kaynağımız Orhunkitabelerinde geçen, konu ile ilgili tâbirler meseleye ışık tutacak durumdadır.

Orhun kitabelerine göre Türk Bozkır toplumunun yapısını şöyletesbit etmek mümkündür.

Oguş-âile (?)

Urug-soy, (aile?)

Bod-boy, kabile

Ok-kabile (bir siyâsiteşkilâta bağlı)

Bodun-boylar birliği(siyâsi yönden müstakil veya değil)

İl-Müstakil topluluk,devlet, imparatorluk.

Eski Türk toplumunda ilksosyal yapı olan âile, bütün sosyal bünyenin çekirdeği durumunda idi. Kanakrabalığı esasına dayanıyordu.

Eski Türk âilesi tipolarak “geniş âile” şekline görünmekte (geçen asrın 2. yarısında, bütündış tesirlere rağmen, başka bölgelerdeki Türk kesimlerine nisbetle en az tesiralmış olmaları gerekir (Altaylılar’da “soy” ve Yakut’larda “usa”Kırgızlar’da “aul”) ise de, aslında Türk âilesinin “küçük âile” tipindekurulu bulunması daha akla yakın gelmektedir. Çünkü Türk âilesi eski Yunan’daki(genose), Roma’daki (gens) ve İslavlar’daki (zadruga)’dan farklı olup, ortaklıkyalnız otlak ve hayvan sürülerine inhisar eder.

Türçe’de izdivac içinkullanılan “evlenme” veya “evlendirme”, (Gök-Türk kitâbelerinde: äble +) tâbirleri, evlenen erkek veya kızın baba ocağından ayrılarak ayrı bir ev(âile) meydana getirdiğine delâlet eder. Umumiyetle, bilindiği gibi dıştan evlenme(exogamie)’nin esas ve baba hukukunun hâkim olduğu Türk âilesinde evlenen oğullar,hisselerini alıp, yeni bir âile kurmak üzere çıkarlar, baba evi ise en küçükoğula kalırdı. Türkler’de “leviratus” (ölen erkek kardeşin dul kalan zevcesiile ve çocuksuz genç dul üvey anne ile evlenme şekli) mevcuttur ve umumiyetle tekzevcelik (monogamie) görülür.

Orhon yazıtlarında ancak biryerde geçen “uruğ” tâbiri, Uygurca metinlerde, Kaşgarlı’da, birçok modernşivelerde çok kullanılan ve “tohum, akraba, nesil” mânalarına gelen bir sözdür.

Âileler veya soylar bir arayageldiği zaman “boy” teşekkül ediyordu ve başında vazifesi, boydaki içdayanışmayı muhafaza etmek, hak ve adaleti düzenlemek ve gerektiğinde silâhlıkuvvetlerce boyun menfaatlerini korumak olan bey (bäg, beg, bi) bulunuyordu. Buna göreboy siyâsî mahiyette bir birlik idi. Belirli arazisi ve savaşcı kuvveti vardı.Mülkü ve hayvan sürüleri başka kesimlerinkinden ayırt edilmekte idi (24 Oğuzboyundan her boy hususi bir damgaya sahipti). Roma’da, eski Yunan’da ve câhiliyedevri Arapları’nda, benzer kuruluşlar başındaki mes’ul şahıslar aynı zamandadinî reis oldukları halde, bey’in böyle bir fonksiyonu yoktu.

Boy beyleri cesareti, malîkudreti ve doğruluğu ile tanınmış urug ve oguşların reisleri arasından seçim yoluile iş başına gelirlerdi. Seçici hey’et herhalde boy’u meydana getiren âile vesoyların temsilcilerinden kurulu olmalıdır. Bu hey’et eski Türk devletinde mevcut“meclis (danışma kurulu)”lerin küçük çaplı bir ilk tipi olarak görünmektedir.

Boylar birliğine “bodun”deniyordu. Bodun’un başında “bey”, han (“Kaan”) bulunur ve topluluk siyasetenmüstakil veya bir il’e tâbi durumda olabilirdi. Bodun’lar çoğunlukla soy ve dinbirliğine sahip boylardan meydana geldiği için, bodun kelimesine “kavim” mânasıverilebilir. Kitâbelerde yalnız bir defa geçen “Ulus” sözünün eski devirdekimânası açık değil ise de, bu söz, Türk-Moğol devrinde: Millet, Memleket, Devlet karşılığı olarak daha genişanlamlarla karşımıza çıkmaktadır.

İl 

Eski Türk “İl”i, toprağıile, halkı ile, idâri ve hukukî nizamları ile, vazifesi yurdu ve ahaliyi korumak vesağlam bir sosyal bünyeye sahip olmasına çalışmak olan bir siyâsî kuruluştur.Türk “İl”ini tanıyabilmek için onun, devletin şartları yönünden,hususiyetlerini şöyle tesbit etmek mümkündür.

İstiklâl Kavramı 

Bilindiği üzere, devlette gerçek istiklâl, bunun yalnız idareci kesimce istenmesi iledeğil, aynı zamanda halkın da aynı şuur içinde bulunması, yâni istiklâldüşüncesinin bütün toplulukta müşterek bir arzu hâlinde var olması şeklindebelirir. Böyle bir ortak şuur Bozkır Türk toplum ve devletinde çok eskiden berimevcut olmuştur. Türk gruplarının her gittikleri yerde, beylik, hanlık gibi hür vemüstakil siyâsî teşekküller kurmağa çalışmaları bunu gösterdiği gibi,çeşitli ülkelerde buna muvaffak olmaları da istiklâl düşüncesi üzerindeısrarlarına işaret eder. Eski Türkler’de istiklâle verilen değer bazı tarihîkayıtlarla da tesbit edilmiş durumdadır: Asya Hunları’ndan M.Ö. 58’de cereyaneden hâdise dolayısiyle Çin yıllığı Shi-ki Hun devlet meclisi’nde yapılan şukonuşmayı nakleder: 

“Bizim için tâbiiyet yüz kızartıcıdır. Atalarımızdan toprakla birlikle devraldığımız istiklâlimizi Çin ile uzlaşmak bahasına feda edemeyiz. Mücadele edeceksavaşçılarımız hâlâ mevcut iken devletimizi korumalıyız”. 

Orhun kitâbelerinde, “Kaganlık”tâbiri ile ifâde edilen “devlette istiklâl” düşüncesine karşı duyulan ilgidaha açık bir şekilde dile getirilmiştir: 

“İl’i olan bir bodun idim, şimdiil’im nerede? Kaganlık bodun idim, hani Kagan’ım?”. İstiklâl’den mahrumkalınca “Bey olmağa lâyık oğlun kul, hâtun olmağa lâyık kızın câriye”olduğundan yakınan Bilge Kagan Türk devlet ve istiklâlinin devamlılığınainancını şu sözlerle ifade etmiştir: 

“Yukarıda gök çökmedikçe,aşağıda yer delinmedikçe Türk bodununun il’ini, töresini kim bozabilir?” 

Bu tarihî vesikalar, devlettegerçek istiklâl kavramına uygun olarak, bu düşüncenin, idarecisi ve halkı ile Türktopluluğunda ortak bir değer taşındığını ortaya koymaktadır. 

Ülke Kavramı 

Ülke, her müstakildevletin hak ve yetkilerini mutlak şekilde kullanabildiği belirli coğrafî sahaolduğuna ve ülkesiz bir millet bahis konusu olmayacağına göre, Türk “il”inde debelirli sınırlar içinde bulunan bir ülke kavramının mevcut olacağı açıkdır.Eski Türkler’de ülkeye “yurt” deniliyordu. Ülke sınırlarına da “yaka”denilmekte idi. Demek ki Türk hâkanlıklarında ülke, belirli sınırlara sahip devletarazisi idi ve bu arazi hükümdar âilesinin mülkü değil, bütün milletin ortaktoprağı idi. Asya Hun Tan-hu’su Mo-tun, komşu Moğol Tung-hu’ların arazi talebikarşısında kaldığı zaman (M.Ö. 209) devlet meclisinde, toprağın devletin temeliniteşkil ettiğini buna göre, her ne sebeple olursa olsun kimseye arazi terk etmeğeselâhiyeti bulunmadığını söylemişti. 

Anlaşılıyor ki Bozkır Türkil’inde “yurt” hükümdarın şahsî malı gibi keyfine göre tasarruf edilebilenbir toprak parçası değil, fakat bizzat devlet reisinin korumakla vazifeli bulunduğubir ata yadigârı idi. Devlet topraklarının idarecilerle halkın ortak mesuliyetialtında bulunması keyfiyeti, Türk topluluk adlarından anlaşıldığı üzere, eskiTürkler’in şahıslarından ziyade il’e bağlı olduğu hususu ile bir arada dikkatealınırsa, ülkenin sür’atle “vatanlaşma”sının mümkün olacağı kolaycaanlaşılır. 

Gerçekten eski Türk topluluğundahalk, devletin siyâsî istiklâli gibi, “yurt”una da derin bir sevgiylebağlanmıştır. Yukarıda söylediğimiz üzere, ilk tarihî belirtisine AsyaHunları’nda rastladığımız bu durum, Gök-Türkler’de en canlı şekilde mevcutolmuş (Ötüken’in kutsal toprak sayıldığı ve “Kaganlık”a ve töre’ye sahipolarak yaşamak için Ötüken’de oturmak gerektiği) ve Uygur Türkleri’nde “Kutludağ” efsanesinde sembolize edilmiştir. 

Türkler’deki bu vatan sevgisiünlü Arap yazarı Al-Câhiz (ölm. 869) tarafından da, gözleme dayanılarakbelirtilmiştir. Ancak Türkler’de “ülke” ve vatan nitelemesi göçebe veya köylü(yerleşik) bütün öteki kavimlerden farklı olarak, siyâsî istiklâl fikri ileberaber yürümektedir. Eski Türk, yalnız hür vemüstakil yaşayabildiği toprağı ülke ve vatan saymakta (Türk tarihinde çeşitliTürk kesimlerin ayrı vatanlarının olması bundan ileri gelir), fakat bu şartlarınmevcut olmadığı araziyi kolayca terk edebilmektedir (Türk göçlerinin diğer birsebebi). Kısaca Türk kültüründe vatan Türktuğlarının veya albayrağın dalgalandığı yerdir.

İnsan Unsuru 

Devletinyalnız hükümdar ve âilesinden ibaret sayıldığı topluluklarda siyâsî hürriyet veçalışma serbestliğini düşünmek güçtür. Devlet idaresi ve ülke anlayışındaidareci-halk iş birliği olan siyâsî teşekküllerde ise durum başkadır. Eski Türktopluluğunda da insanın ferdî hukuk ile donatılmış ve iktisaden esir olmayan birhayat düzeninde bulunduğu anlaşılmaktadır. Bunun tarihî vesikalarla ortaya konmasımümkündür. Önce, âilede hususî mülkiyet mevcut idi. Bozkır Türk devletinde araziüzerinde de hususî mülkiyet geçerli idi.

(Asya Hunları’nda, Gök-Türkler’de,Uygurlar’da vb.).

Hususî mülkiyet kişi haklarınınve hürriyetin teminatıdır. 10. asır Bulgarları’nda fertler kendi arazilerinden eldeettikleri mahsulden hükümdâra bile bir şey vermeyebiliyorlardı. Hazar hâkanı veidarecileri teb’anın mülküne el uzatamazlardı. Oğuzlar’da “bey”ler, han’ınbazı aşırı davranışları karşısında seslerini yükseltirlerdi. Avrupa Hunları’nda Atillâ’nın başkentindebir Bizanslı, Bizansta insanın baskı altında tutulmasına ve kanunlarınyürümemesine karşılık, kendisinin Hun memleketinde hür olduğunu ve korkusuzyaşadığını söylemişti. Çin’deki köleler, hürriyet ülkesi olan Asya Huntopraklarına kaçıyorlardı. Bozkır Türk toplumunda öyle bir hürriyet havası vardıki, en küçük bir âile bile başlı-başına bir “il” sayılabilirdi. Bu durumbazan sosyal yapının daha yüksek kademelerinde gözleniyordu. Meselâ 8 boy halindeDon-Aşağı Tuna nehirleri arasında yayılan Peçenekler’de “kabilelerin durumu okadar müstakil idi ki, “kavim beraber yaşadığı, beraber savaştığı, yâni tambir birlik teşkil ettikleri hâlde bir merkezî iktidar mevcut değildi”. 12. asırKıpçakları’nda da durum böyle idi.

Türk boylarındaki bukarakteristik durum eski Türk İl’inde siyasî birliği meydana getirenboyların-türlü sebepler yüzünden birbirlerinden kolayca ayrılmalarına ve aynıbölgede veya başka bir yerde yeni bir İl teşkil etmek üzere tekrar toplanabilmelerineimkân vermekte idi (eski Türk siyasî kuruluşlarında boy sayısını ifade eden vezaman zaman değişen rakamlar bunu gösterir). Boyda yalnız otlak ve yaylaklar ortakmülkiyette idi. Bu tip arazi devlet malı olduğu için, buralardan faydalanan at, koyunve sığır sürülerinin sahiplerinden tahsil edilen belirli ölçüdeki vergiler yoluile İl’in mâlî ve askerî ihtiyaçları karşılanıyordu. Göçlerde âilelerin vefertlerin kendilerine âit sürülerini ve taşınabilir mallarını beraberlerindegötürebilmeleri ve istedikleri gibi tasarruf etmeleri onlardaki hürriyet duygusunu veserbest hareket etme eğilimini daima canlı tutmakta idi. Bu hal ise, eski Türkdevletlerinde, tabiatiyle, köleliği ve bazı kesimler için “imtiyazlılık”durumunu önlüyor, ayrıca Bozkır kültürünün ekonomik özelliği de, adalet,eşitlik ve insana saygı prensiplerinin gelişmesine yardım ediyordu.

Kölelik Konusu

Eski çağlarda, yaşamak içinihtiyaç olan “çalışma, çekme ve taşıma gücü”nü insanlar, ancak kendiaralarındaki daha zayıf, daha az becerikli fertlerin kol kuvvetinden faydalanma yolu ilesağlayabiliyorlardı. “Asalak” kültürde ve “köylü” (yerleşik) kültürdebaşkaca çare yoktu. İktisaden “besicilik”e dayanan Bozkır kültüründe ise buihtiyacı, başta en yüksek kas (adele) kuvvetine sahip at olmak üzere, hayvan gücükarşılıyordu. Orman kavimlerinde ve yerleşik topluluklarda hâkimiyeti ele geçirengruplar, toplumda her hangi bir mülk ve hiçbir siyasî hak tanımamak suretiyle,sınıf, kast cenderesine aldıkları mahkûm kesimlerin (Moğollar’da çeşitli nevidenköleler, İslavlar arasında yaygın köle ticareti, Çin’de enselerine boyundurukvurularak tarlalarda çalıştırılanlar, Eski Yunanda Aristoteles’in “ehli hayvan”ve “canlı âlet” dediği ve doğrudan doğruya “mülk” sayılan köle insanlar,Mısır’da Hind’de ve Roma’da köle kütleleri) mevcudiyetini öyle devam ettirmekmaksadı ile, asırlar boyunca, türlü tedbirlere baş vururlarken, insanın kol (adele)gücüne müracaat zarureti duyulmayan Bozkır kültüründe hususî mülkiyet ve hürçalışma esasında gelişen sosyal gelenekler, zamanla, töre hükümleri hâlindekesinlik kazanmıştır.

Kara Budun 

Bozkır Türk“il”ini açıklarken, “kara-bodun; Tarhanlık” ve “Orun-ülüş” meselelerinide kısaca aydınlatmak gerekmektedir. 

Kitâbelerde boduntabiri bazan “kara” sıfatı ile birlikte kullanılmıştır. Buna karşılık birdeak-beğ ? ifadesinin bulunuşunu Türk toplumunda bir “asiller” sınıfınınvarlığı hususunda yorumlanmasına sebep olmuş gibidir (meselâ, H. Namık Orkun, sonibareyi “asil beyler” olarak çevirmiştir). Devlet idaresinde hâkana en büyükyardımcılar durumunda olan beylerin idare edilen halka nisbetle üstün tutulması tabiiise de bundan imtiyazlı bir sınıf hükmünün çıkarılması zordur. 

Nitekim kitabelerdeki hitâblarda çokkere devlette büyük memuriyet makamlarını işgal eden “buyruk”lar, bey’lerdenönce yer almaktadır. Türkçe’de “kara” sıfatının aslında aşağı birdereceyi değil, aksine, büyük, yüksek seviyeyi belirttiği görüşü de ilerisürülmüştür (ve Kara Han, Kara Ordu, Karaton gibi örnekler verilmiştir). Buna görekitabedeki ifadeleri, “asıl, kalabalık bodun” diye mânâlandırmak gerçeğe dahayakın görünmektedir ve buna nazaran sayısı şüphesiz az olan beyler “ak” oluyordemektir. Eski Türk devletlerinde bazı yüksek memuriyetlerin ırsî olduğu iddiaedilmiş ise de “beğ”liğin babadan oğula geçtiğine dair açık bir delilbulunmuyor (hükümdâr sülâlesine mensup olanlar hariç). 

Dede Korkut’daaçıklandığına göre, bey olabilmek için, kan dökmek (mutlaka savaşa katılmakdeğil, meselâ, vahşi bir hayvan öldürmüş olmak) aç doyurmak, çıplak giydirmeklâzımdır. Şartlar bunlardan ibarettir. 

Kitâbelerdeki “Kagan,âilesi, bodun, şadabıd beyler, tarhanlar, buyruk beyleri, Dokuz-Oğuz beyleri”ifadesi, bir “sınıf” hiyerarşisi değil, doğrudan doğruya devlet içinde idareedilenlerden, idare edilenlere doğru bir sıralama olmalıdır. Bozkır kültüründehâkim zihniyetde bunu gerektirir. 

Beylerin ve buyruklarınvergilerden veya başka herhangi bir mükellefiyetden muaf tutulduklarına dâir birişaret yoktur. Tabgaçlar’dan beri mevcut olup da Gök-Türk imparatorluğunda bir yeriolan “tarhan” (sivil ve asker nâzır, bakan, Tonyukuk’un ünvanı: Boyla bağaTarkan)’lar da, bizim tarih literatürümüzde yaygın kanaatin aksine imtiyazlı değilidiler. Tarhanlar, daha sonraları, Moğollar devrinde imtiyazlı duruma gelmişlerdir. 

Bunun gibi, Türk kabileteşkilatında mühim rol oynadığı ileri sürülen “Orun” (mevkii), yani belirlikabilelere mensup şahısların meclislerde, büyük toplantılarda, toy (resmiziyafet)’larda belirli yerlere oturması ve böyle toplantı ve ziyafetlerde yiyecekleriyemeklerin belirli olması, her birinin koyunun belirli yerlerini yemeğe mecburbulunması (ülüş) meselesi de daha sonraki devirlerde örf hâline gelmiş olsagerektir. Daha doğrusu Moğol devrine ait uygulamalar olsa gerektir. Çünkü bu hususlaryalnız Moğol devri tarihçisi Reşidü’d-din (öl. 1318)’in eserinde yer almışolup, daha önceye ait Türk vesikalarında, Orhun kitabelerinde, Kutadgu-Bilig’de buyolda yoruma elverişli hiçbir kayıt bulunmamaktadır. 

Bozkır bodun teşkilâtında birliğedaha sonra katılan her boyun umumiyete sınırlarda yer aldığı ve bunların,tehlikenin daha kesif bulunduğu ön saflarda savaşa sürüldüğü doğrudur. Fakat bugibi boylar bu “mevki”lerini ebediyen muhafazaya mahkum olmayıp, yeni iltihaklarneticesinde, öndekiler geri çekilerek, bodun’un diğer üyeleri ile eşit durumagelmektedirler. 

Asya Hun İmparatorluğunda 5 Hunkabilesinin Tanhu âilesi ile akrabalıkları göz önüne alınarak-“imtiyazlı”durumda görünmüş olmaları da, ancak bu mekanizma ile izah olunabilir. Devletinkuruluşunda hizmeti geçmiş olan kesimlerin emir ve kumanda mevkilerini alarak idarecidurumuna geçmeleri ve dolayısıyla devlette idare edilenlere nazaran nisbî birfarklılık göstermeleri tabiîdir. Bu sosyolojik kâide hiçbir zaman ve hiçbir yerdedeğişmemiştir. 

Bozkır Türk devletinde insan unsuru’nun çeşitli hakve hürriyetlerle donanmış olması Türk devletinin kuruluş tarzı ile ilgilidir.Bozkır Türk devleti her hangi bir âilenin kılıç zoru ile meydana getirdiği biryığınlar topluluğu değil, fakat idarecilerle iş birliği yapan geniş halkkütlelerinin gayretleri, iştiraki ile gerçekleşen bir siyasi teşekküldür. Türkdevletinin nasıl kurulduğu meselesine, II. Gök-Türk devletinin meydana gelişinianlatan kitâbelerdeki satırlar ışık tutacak mahiyettedir: 

“Babam Kağan (İlteriş) 17 er ileharekete geçti. Haberi işiten dağdakiler, ovadakiler toparlanıp geldiler, 70, sonra700 kişi oldular... (Hakanlığı) atalarının törelerine göre kurdular... ”(Kül-Tegin, Bilge), “Gelenlerden bir kısmı atlı, bir kısmı yaya idi”, “Dâvetekatılanlardan biri de bendim” (Tonyukuk). 

Böyle kurulan bir devlette tabiatiylehalk, hak ve hürriyetini isteyecek ve başında bulunanlardan bekleyecekti. Türkdevletinde halkın bu istekleri töre’nin tatbiki ile gerçekleşiyordu. Umumiyetle“kanun” mânasına alınan töre (aslı, törü) eski Türk hukukî hükümlerininbütünü olup sosyal hayatı düzenleyen “mecburî” kaideleri ihtiva ediyordu. Orhunkitabevlerinde “töre” kelimesi 11 yerde geçmekte, bunun 6’sında “il”ilebirlikte kullanılmaktadır. Diğer 5 yerde de yine “il”ile alâkası açıkçabelirir. Demek ki, Türk devleti kanunlara (törehükümlerine) bağlı bir kuruluştur. 

Devletin varlığı töre ile kaimdi:“... Devleti ellerine alıp töre’yi tesis ettiler... Ey Türk Bodunu! Devletini,töreni kim bozabilir?... Kazandığımız devlet ve töremiz öyle idi... Devletinitöresini terk etmiş... O (İlteriş) atalarının töresine göre bodunuteşkilâtlandırdı... Töre gereğince amucam tahta oturdu...” Töre hükümlerideğişmez kalıplar değildi. Türk hükümdarları, yerine ve zamanın icaplarına göreve tabii “meclis”lerin onayı alınmak üzere, yeni hükümler getirebilirlerdi. AsyaHunlar’ında Mete, Gök-Türkler’de Bumin ve İlteriş ve Tuna Bulgar devletinde Krumböye yapmışlardı (Krum Hanın kanunları). Bütün Türk lehçelerinde ortak olan vesonra Moğolca’ya da geçen töre tabiri şimdiki bilgimize göre Tabgaçlar’dan berimevcuttu ve aslî söylenişi olan törü şeklinin daha eski bir devre götürülmesimümkündür. 

Hükümleri maalesef o çağlardayazılamamş olan töre’nin ana-yasa mahiyetindeki prensipleri Kutadgu-Bilig’inyardımı ile tesbit edilebilmektedir. Bu prensipler şunlardır: Könilik (adalet),uz’luk (iyi’lik, faydalılık), tüz’lük (eşitlik) ve kişilik (insanlık,üniversel’lik). 

Türk Kültüründe Töre Müessesesi 

Divanü Lûgati't-Türk'detöre evin en önemli yeri ve sediri olarak ifade edilirken, kavram asıl mânâsı ile"törü" şeklinde geçmekte olup, görenek ve âdet olarak açıklanmıştır. 

Töre, Türk örf vegeleneklerinin kesin hükümleri birliğidir. Orhun kitabelerinde töresiz bir devlet veyatopluluk olamayacağı belirtilmiştir. Bundan hareketle eski Türklerde kanunsuz veyahükümdarın şahsî iradesine bağlı bir yönetim şekli olmamıştır. Dolayısıylakağanlar emirlerini, yargıçlar kararlarını töreye göre vermişlerdir. Yani halkdoğrudan doğruya töre'nin himayesindedir. 

Bozkırlarda fiilenyaşanan hayatın zamanla hukukî-sosyal değer kazanmış davranışlarını ihtiva edenve genellikle kanun mânâsına alınan töre (törü), eski Türk sosyal hayatınıdüzenleyen mecburî normlar bütünüdür. 

Bu bütün, yani kanunlar,millîdir. 

Türklerde töre kanunmânâsına gelmekle birlikte, onunla sınırlı değildir. Çünkü yazılmışkanunlarla, yazılmamış teamüller de törenin içindedir. Hattâ, hukukî töredenbaşka dinî, ve ahlâkî töreler de vardır. Dolayısıyla, Türk töresi, eskiTürklere atalarından kalan bütün kaidelerin toplamı demektir. 

Töre, ahlâkî, sosyal,siyasî birçok prensip koymuş, müesseseler kurmuş, insanlığa kendi hakikatlerinibildirmek ve onları sükûnetle refah içinde yaşatmak maksadıyla devlet gibiinsanlığa en büyük faydayı getiren yüksek bir merkez müessese vücûdagetirmiştir. Yani törenin devleti de, insanı kendi hakîkatine götürmek maksadınınbir vasıtasıdır. Bu bakımdan töre büyük bir ihtimalle eski Türk dininin adıdır. 

Türk töresi, oldukçasert ve kesin hükümler ihtiva etmiştir. Cezaları ağır olmakla birlikte, töre, Türkcemiyetinin belkemiğini teşkil ettiği için hiç kimse bu cezaları haksız veadaletsiz görmemiştir. Töre'nin daima doğru ve adaletli olanı emrettiğini herkesbaştan kabul etmiştir. Çünkü töre, milletin yüzlerce yıllık hayat tecrübesindensüzülmüş kaidelerden ibarettir. 

Gökalp, törekelimesinin, Türk kelimesiyle aynı cevherden olabileceğini söylemektedir. Buna göre,Türk kelimesi "töreli" mânâsına gelebilir. 

Töre ile birliktekullanılan bir diğer terim de yasadır. Yasa (yasağ) terimi Moğol istilâsından sonraİslâm tarih ve etnoğrafya edebiyatına girmiş ve yayılmıştır. Gök Türkler,Hakanlılar ve Selçuklularda kanun ve nizam ifade eden törü-türe teriminin yerinitutmuştur.

Hükümranlık 

Devlet, genel târifi ile,emretmek hak ve yetkisinin ve o emri uygulama kudretinin bir arada yürürlükte olduğubir yüksek sosyal nizamdır. Ancak emretme hakkının itaat edenler tarafından“meşru” kabul edilmesi lâzımdır, aksi halde devlet yok, zorbalık vardır. Meşrûtanınan devletlerde, topluluklara göre, çok çeşitli olan hükümranlık şekilleriarasında ortak olmak üzere üç tip tesbit etmek mümkün olmuştur: Gelenekçi,karizmatik, kanunî. 

Eski Türk hükümranlıktelakkisi, karizmatik (Tanrı bağışı’na dayanan) tip olarak kabûl edilebilir.Bütün vesikalar Türk hükümdarına idare etme hakkının Tanrı tarafındanverildiğini (bağışlandığını) göstermektedir: Asya Hun imparatorluğunun ünvanı:“Gök-Tanrı’nın, güneşin, ayın tahtaçıkardığı Tanrı kut’u Tan-hu” idi. Gök-Türk hakanları da öyle idi: “Tanrı’ya benzer, Tanrı’da olmuş Türk BilgeKagan,” “Babam kagan ile anam hatunu Tanrı tahta oturttu”, “Tanrı irade ettiğiiçin, kut’um olduğu için kagan oldum” vb. Uygur Hakanları’nın unvanları dabunu ortaya koyar. Tuna Bulgarları’nda da hükümdar Tanrı tarafından tahtaçıkarılmıştır. 

Hazar hâkanı, eğer Ibn-iFadlan’ın bilgileri doğru kabûl edilirse, halktan tecrit edilmiş, âdeta “Tanrıgibi” bir hayat yaşıyordu. Bozkır Türk hükümdarı Tanrı tarafından kut ve ülüg(kısmet) ile donatıldığı için işbaşına gelebilmektedir. Bu tarihî kayıtlardanda anlaşılıyor ki, eski Türk devletlerine siyâsi iktidar kavramı “kut” tabiriile ifade ediliyordu. Bu itibarla Türk dilinin en eski kültür kelimelerinden biri (2200yıldan beri mevcut) olan “kut” (yâni Türkler’de siyâsi iktidarın mâhiyeti)ünlü siyaset kitabı Kutadgu-Bilig’de açıklanmıştır. Buna göre, “Kut’untabiatı hizmet, şiarı adâlettir... fazilet ve kısmet kut’tan doğar... Beyliğe(hükümdarlığa) yol ondan geçer”... “Herşey kut’un eli altındadır, bütünistekler onun vasıtası ile gerçekleşir. ilahîdir... Bey, bu makama sen kendi gücünve isteğin ile gelmedin, onu sana tanrı verdi... Hükümdarlar iktidarı Tanrı’danalırlar...” (Kutadgu-Bilig). 

Bunlara bakılarak eski Türkler’dekarizmatik iktidar görüşü umumi kanaat hâline gelmiş olmakla beraber, arada mühimfarklar göze çarpmaktadır: Karizmatik meşrûiyete bağlı topluluklar umumiyetle dinîtoplumlar olduğu hâlde Türk siyâsî birlikleri dinî vasıf taşımaz. Peygamberlerveya veliler tarafından idare edilen Türk devleti yoktur. Türk hükümdarları, insanüstü varlık da sayılmamaktadır. Hem kendisi, hem halk onun normal bir insanolduğunun farkındadır (kitâbeler). Esasen Türkler’de Kut telakkisi sınırsız birhâkimiyete imkân tanımamaktadır. İdare yetkisi bazı şartlarlasınırlandırılmıştır. Bunların başında halkı doyurmak, giydirmek, toplamak,çoğaltmak ve huzura kavuşturmak gelir (kitabeler). Türkler’de hükümdarlıkalâmeti sayılan büyük resmi ziyafetler ve umumiyetle hâkan sofrasının halka açıktutulması bunun sembolik ifadesidir. “Halka, aç mısın, tok musun, diye sor... Eliniaçık tut: Bir hükümdar kuldan fakir adını kaldıramazsa nasıl hükümdar olur?” 

Kutadgu-Bilig halkın hükümdardanistediklerini: a- İktisadî istikrar, b- Âdil kanun, c- Asayiş, olarak sıraladıktansonra şöyle der: “Ey hükümdar sen halkın bu haklarını öde, sonra kendi hakkınıisteyebilirsin!” 

“Bey, iyi kanun yapın, kanuna kendinriayet et ki halk da sana itaat etsin!” 

Türk hükümdarı bu vazifeleriniyapamazsa kut’unun Tanrı tarafından geri alındığı düşüncesi ile iktidardandüşerdi. Gök-Türk tarihinde genç hükümdar İnal Kagan’a karşı yapılan 716yılı ihtilali bu gerekçeye dayanıyordu. Diğer taraftan hâkanlık tahtınaçıkışta da daima töre hükümleri göz önünde tutulmakta idi. 

581'de ölen Gök-Türk hakanı Ta-Poyerine onun vasiyet ettiği Ta-Lo-pien’in hâkanlığını, töreye uymadığı içindevlet meclisi red etmişti. Demek ki başlangıçtaki bütün karizmatik görüntüsünerağmen, Türk hükümranlık telâkkisi kanuna dayanan meşruiyetçi tipi temsil etmekteidi. Ancak siyasî iktidarın kaynağını Tanrı’ya bağlamakla yâni hâkanı Tanrıhuzurunda sorumlu tutmakla Türkler, bugün “milli irade” diye ifade edilen,hükümdar üstü “yüksek otorite” (Souverainete, Sovereignty) meselesini, üstünsiyasi kültürleri sayesinde daha o çağlarda halletmiş ve insanları hükümdarınşahsi insaf duygusuna sığınmaktan kurtarmıştı. Bu tarzda bir hükümranlıkdüşüncesi yukarıda da söylediğimiz gibi, benzeri eski Roma’da görülen vehükümdarın icraatının millet tarafından kontrolüne imkân veren “imperium”şeklinde tecelli etmekte idi. Bu kontrol meclisler aracılığı ile yapılıyordu. AsyaHun devletinde bir dâimî meclis (danışma kurulu veya devlet meclisi) bir de heryılın 9. ayında güney sınırı civarındaki Ma-yi sahrasında yapılan umumî halktoplantısı vardı ki, bunda memleket meseleleri hakkında umumî müzakereleraçılırdı. 

Avrupa Hun imparatorluğundaki benzerbir kuruluşa Priskos “seçkinler” veya “seçilmişler” meclisi adınıvermektedir. Gök-Türkler’de devlet meclisi herhalde dâimî idi. Çünkü yalnızaskerî ve siyasî meselelerin değil, iktisat ve kültür işlerinin de burada konuşulupkarara bağlandığı anlaşılıyor. Bilge Kağan’ın kurula getirdiği iki mesele:Türk ülkesinde şehirlerin, Çin’deki gibi, surlarla çevrilmesi ve Budizm ileTaoizm’in yurtta yayılmasının teşviki teklifleri, ünlü “aygucı” (devlet müşaviri) Tonyukuk’unmuhalefeti neticesinde red edilmişti. 

Bu meclis, Uygurlar’dagörüldüğü üzere, gerektiğinde, hânedan dışından dahi han seçebiliyordu.Hazarlar’da bir “ihtiyarlar meclisi vardı 

Tuna Bulgarlar’ında bir “milletmeclisi” bulunmakta idi. Oğuz Kağan da, mâiyeti ve dâvet ettiği halk ile birtoplantı yaparak “kengeştiler”. “Kengeş” tâbirinin “hâkanın tekliflerinimilletin tasvibine sunması” olarak açıklanması, aynı geleneğin Oğuzlar arasındada devam ettiğini gösterir. 

Hükümdâr 

BozkırTürk devletlerinde başkanlar çeşitli ünvanlar taşımışlardır: Tan-hu (veyaŞan-yü), kagan, kan (han), yabgu, İl-teber vb. Bunlar arasında Türk tarihinde enyaygın olanları han (kral) ve kagan (imparator) idi. Bunların Moğol Juan-juandevletinden Gök-Türkler’e geçtiği hakkındaki iddia eskimiş görünüyor, çünkü“han” ünvanının 3. asırdan beri Türkler’ce bilindiği gibi, Avrupa Hunhükümdarı Attilâ’nın hanımının adında da “han” ünvanı mevcut idi:Arıg-kan. 

Yabgu ünvanıHunlar’dan beri mevcuttu. Hükümdarın törenle ünvanını alırken, zevcesinin deresmen aldığı katun (hâtun) ünvanı da Hunlar’dan beri Türklerce tanınmakta idi.Devlette hâtunlar da söz sahibi idiler. Devlet meclislerine katılırlar bir dereceyekadar formalite olsa da, elçileri ayrıca kabul ederlerdi. 585 ve 726 yıllarında Çinelçilerinin kabulünde Gök-Türk hâtunları hazır bulunmuşlardı. Hâtunlarıngelecek hâkanların anneleri olmaları sebebi ile, ilk zevce ve asil (yani Türk)olmalarına dikkat edilirdi. Umumiyetle en büyük evlât veliahd tayin edilirdi. Veliahddurumudakiler küçük yaşta iseler amcaların tahta geçmeleri töreye uygundu. Devletbaşkanlarının oturduğu başkentte “ordu” deniliyordu. 

İkili Teşkilat 

Eski Türkdevletinde arazi iki idari bölgeye ayrılırdı: Sağ-sol, kuzey-güney, doğu-batı, ak(sarı)-kara (Ak-Hun, Sarı Türgiş-Kara Türgiş, Sarı Uygur, Sarı (ak) Oğur, KaraHazar-Ak Hazar, Kara Macaristan- Ak Macaristan, Kara Kıpçak, İç-dış(Karluklar’da?, Bulgarlar’da), Üç-ok Boz-ok (Oğuzlar’da) Bu bölünmede dâimâbir tarafın hâkimiyet üstünlüğü tanınırdı. 

Bu yön AsyaHunlar’ında sol, Batı Hunlar’ın da, Gök-Türkler’de Uygurlar’da sağ idi.Bölümlerin başındaki idareciler, asıl hükümdarın yüksek hâkimiyeti altındatöre hükümlerini görürler, kendi ülkelerini ilgilendiren hususlarda dışmünasebetlere girerler, ancak bütün il’le alâkalı meselelerde toplanırlardı.Ordu’lar birleştiği zaman herkes mensup olduğu cihete göre sağ veya sol kanattayerini alırdı. 

Kanat hakanlarıimparator âilesi mensupları arasından tâyin edilirdi: Uldız, Aybars, Oktar,Atillâ’nın baba tarafından yakın akrabaları idiler. Daha sonraki kanat kırallarıİrnek, Dengizik İmparator İlek’in kardeşleri idiler. 

Sivil idarede Devletmeclisi üyeleri, buyruklar (nâzır, bakan), iç-buyruklar (saray idaresine bakan)yanında inanç, tarkan, apa, boyla, yula, baga, ataman, tudun, yugruş, külüg,“atı” (Gök-Türkler’de) ve “babacık” (Hazarlar’da), sonraları “atabey”vb. ünvanlarını taşıyan ve hiçbiri verasete dayanmayan devlet büyükleri bulunurdu. 

"Çifte Kırallık" Meselesi

Türk siyasikuruluşlarında görülen ikili teşkilat, “çifte kırallık” diye anılan birgörüşün ortaya atılmasına sebep olmuştur. İddiaya göre bölüm başkanlarınınhareket serbestliklerine sahip bulundukları, “bir birbirine paralel hükümet icra edeniki hükümdar” olarak ayrı ayrı iktidarı temsil ettikleri bu sistem, aslında,irsî, dinî ve sosyal köklere dayanmakta ve yalnız Türk “göçebelerine” mahsusolmayıp, Kırgızlar, Moğollar, Urallar, Tibetliler, Orta Afrika ve Okyanusya kabileleriarasında da görülmektedir, ancak Türkler’de bu devlet nizamı sayesinde yükselmekgibi bir seçkinlik kazanmış bulunmaktadır.

İlk bakışta çokcazip gelen bu görüş, hiç olmazsa Türk devlet anlayışı ve âmme (kamu) hukukubakımından şüphesiz tam gerçeği ifade etmemektedir. Çünkü Türkler’dehâkimiyette bir “parelellik” değil, mutlaka bir tarafın üstünlüğü bahiskonusudur. Nazarî bile olsa bu husus hâkanlık alâmeti ile belirlenmektedir. Meselâ Gök-Türkler’de altın kurt başlı sancakdaima doğu kolunun hükümdarında bulunur, onun sarayının veya otağının önündedalgalanırdı.

Çin imparatoru, 581yılında, Gök-Türk hakanlığının batı kolunu doğudan ayırmak istediği zamanoradaki Tardu’ya bir altın kurt başlı sancak göndererek, onu Gök-Türkler’in“hâkan”ı olarak selamladığını bildirmişti. Bu durum diğer Türk devletleriiçin de böyle idi. Meselâ, Asya Hun Tan-hu’suMete’nin yanında onunla denk iktidarda başka bir şahıs düşünmek ve Batıda Atillagibi bir devlet adamının iktidarına ortak birisini tasavvur etmek güçtür.

Diğer taraftan,Türkler’de hükümranlık hakkını karizmatik vasfı da buna mânidir. Bu yöndenHazarlar’da, hemen hiçbir sorumluluğu ve icra yetkisi olmayan hâkan’ın yanında,fiili hûkümdar durumundaki “Bey” veya “Şad” son derece de dikkat çekicidir.Aranan nokta sadece “hüküm sürmek” değil, fakat daha da mühim olarak, bir“meşrûiyet” meselesi olduğuna göre, birden fazla şahsın aynı devlet idaresindeve aynı kudrette Tanrı bağışı (kut) ile donatılmış kabûl edilmesi müşküldür. 

Hâkan yanındayabgu (Gök-Türkleri’de) her bakımdan bir yardımcı, yine hâkan yanında “bey” (Hazarlar’da), “Kündü” yanında “yula” (Macarlar’da) yabgu yanında “Kül-Erkin” (Oğuzlar’da), hükümdarınnamına bir icracı durumundadır. Ve esasen Türk siyâsî teşekküllerinde bunlarınveya “tâbi” bölüm idarecilerinin veya kanat kırallarının, devlete karşıisyanı göze alamadığı müddetce herhangi bir iddiada bulunduğu görülemez. 

Karizma’nınbabadan oğullara intikal ettiği inancı dolayısıyla, hükümdarın ölümünden sonraevlâtları arasında meydana gelen taht mücadelelerinde ise, içlerinden biri tambaşarıya ulaşamadığı takdirde, devlet parçalanmakta, iki veya daha fazla müstakilsahaya ayrılmakta, yeni devletler doğmaktadır (Hunlar’da, Bulgarlar’da,Göktürkler’de, Tabgaçlar’da, Türgişler’de hattâ Kara-Hanlılar’da olduğugibi). 

O hâlde Türk âmme (kamu) hukukuhükümranlık hakkının paylaşılmasını tanımamaktadır. Buna göre de devletinoldukça merkeziyetçi bir karakter taşıması lâzım gelir. Türk devletininidaresindeki genel tutum da bunu teyid eder mâhiyettedir. 

Attila genişülkesinin doğusundan Urallar’a kadar olan kısmını oğlu İlek’in idaresinevermişti. 630’dan önce Gök-Türk imparatorluğunun batı kanadı olan Hazar ülkesiAşına âilesinden bir prensin idaresinde idi. Karluk yabguları Aşına âilesinebağlanmaktadır. Uygur, Türgiş, Oğuz Yabgu devleti gibi nisbeten küçük siyasiteşekküller de şüphesiz aynı tarzda idare edilmekte idi. Mesela Uygur hâkanıMoyen-çur, henüz “Tegin” iken Oğuzlar’ın başında bulunuyordu. 

İl-hâkanlık(imparatorluk)’larda durum biraz farklı idi. Çünkü devlete “tâbi” olan birçokülkeler kendi iç işlerinde serbest idiler. Meselâ Asya Hun imparatorluğunda M.Ö.176yılında bu durumda olanların sayısı 26 idi. Attila zamanında Batı Hun idaresine“tâbi” Germen, İranlı, Fin-Ugor ve Islav toplulukların yekunu ise 25’inüstünde idi. Yabancılar her halde bütün imparatorlukta (Vassal) devletler hâlindeidiler. Merkeze bağlılıklar ise hâriçte temsilci bulundurmamak, dışmünasebetlerini Türk devletleri aracılığı ile yapmak, belirli vergi ödemek vegerektiğinde askerî destek sağlamaktan ibaretti. Campus Mauriacus savaşındaAttila’nın 200 bin kişiyi aşan ordusunda bu “vassal”ların, Türk usulü seriharekete elverişli olmayan yaya destek kuvvetleri asıl Hun ordusundan çok fazla idi. 

Türk devletineancak hükümdarları, kıralları, şefleri vasıtasiyle bağlı olan bu gibi ülkeler,Türk devleti yıkıldığı zamanlarda, kendi kavmî bünyelerinden bir şeykaybetmeksizin tekrar ortaya çıkıyorlardı.

Siyasî Faaliyet 

Büyük Türk imparatorluklarında diplomatiktemasları yürüten dış işleri idaresi en mühim makamlardan biri idi. AsyaHunları'nın merkezinde çeşitli dillerde konuşan ve yazan kalabalık bir hey'etçalışırdı. Batı Hun imparatorluğunun başkentinde kâtipler, tercümanlar, kuryelerfaaliyet halinde idiler. Yazılan yazılara tan-hu'nun veya hakan'ın resmi mühürübasılırdı. Casusluk yapmadıkları müddetçe elçilere dokunulmazdı. 

Şüpheli hareketleri görülen yabancıtemsilciler hapse atılır veya ülkenin uzak bir yerinde, belirli bir zaman için,ikamete memur edilirdi. Çinliler'in, Hun ve Gök-Türk imparatorlukları içinde veBizans'ın Batı Hun imparatorluğunda kesif casusluk faaliyeti görülmüştür. Bunlarlaçok uğraşılmış, meselâ imparator Rua, Hun topraklarında tacir, seyyah, oyuncukisvesi altında, halkı isyana kışkırtan Bizanslılar'ın memlekete girmesiniyasaklamış ve bunu, Bizans'la yaptığı andlaşmada hususî bir madde olarakbelirtmişti. 

Çinliler Türk devletini çökertmek içinbilhassa Türk hükümdar ailesi üyelerinin ve idarecilerin aralarını açarakbirbirlerine düşürmeğe büyük ehemmiyet vermişlerdir, l. Gök-Türk devletinin Çintahakkümü altına düşmesinde bu gayretin acı sonuçları kitabelere kadaraksetmiştir. Yazılı antlaşmalara riayet etmeyen Bizans'ın (441, 447 Balkan seferleribu yüzden yapılmıştı) iki yüzlülüğü Türk-şad tarafından elçilerininyüzlerine vurulmuştu. Sasanîler de hile ile Türk elçilerini öldürtüyorlardı.Türkler antlaşmalarında, umumiyetle söz vermekle iktifa ederlerdi. Fakat bazan bunu,Türk halkı arasında yaygın olup, karşılıklı dayanışmayı, kan kardeşliğihaline getiren, “and içme” töreni ile takviye ettikleri de olurdu. 

Türk siyasetinin dış cephesi şüphesizdevletin bekasını sağlamağa ve bu bakımdan öncelikle ticari münasebetleri tanzimeyöneltilmişti. Fakat siyasetin dikkate değer bir de iç cephesi vardı. Bu, Türkdevlet başkanının vazifeleri arasında gördüğümüz “dağınık Türkleri”toplamak esasına dayanıyordu. Türk tarihinde ilk defa Tan-hu Mete zamanında (M.Ö.209-174) bu gayeye ulaşıldığı anlaşılıyor. Çünkü o, henüz yakın-doğu veAvrupa istikametinde göç etmemiş olan Türkler'i, Hun imparatorluğunun Asya'dasağladığı idare birliği içinde toplamış görünmektedir.

Daha sonraları dünyanın birçok yerlerindetarihî roller oynayan çeşitli Türk kütlelerinin başlangıçta bu Hun devletinde yeraldıkları görüldüğü gibi, Çin, Bizans, Lâtin, Hind ve İslâm kaynakları ile detesbit edilebilmektedir. “Dağınık Türkleri” toplamak işi, 2. defa olarakGök-Türk devletinde gözleniyor. Büyük Kağan Kapagan (692-716)'ın ana siyasetçizgisinden biri bu idi. Türk birliğini gerçekleştirmek gayretleri ile o, “adetaçağdaş denebilecek bir siyasî kavrayışa sahip bulunuyordu”. Bilindiği üzereGök-Türk hakimiyetinin çökmesi üzerine Türkler bir kere daha etrafayayılmışlardır. 

Adliye 

Töre'nin hususî ve cezaî hükümleri, eskiTürkler'de yargı usul ve şekilleri hakkında bilgimiz pek azdır. Yabancı kaynaklardarastlanan dağınık bilgilere göre, suçlular oldukça şiddetli cezalandırılmaktaidi: Adam öldürmenin cezası idamdı, soygun, hırsızlık ve hayvan kaçırma kesinsurette yasaktı. Ele geçirilen soyguncu, suç üstü yakalanan hırsız öldürülür,malları müsadere edilir, ailesi efradının hürriyetleri kısıtlanırdı. Barışzamanında başkasına kılıç çekmenin cezası da ölümdü. Irza tecavüz en ağırsuçlardan sayılırdı. Bu da bazen idamı gerektiriyordu. Hafif suçlular, 10 günüaşmamak üzere hapsedilirdi. Eski Türk devletlerinde ceza işlerinin kesin hükümlerebağlanması, yani suçun devletçe takibata uğraması, toplulukta “kan gütme”geleneğinin yerleşmesine yer bırakmıyordu. 

Adlî teşkilatın, biri hükümdarınbaşkanlığında yüksek devlet mahkemesi, öteki de “yargucı” lar ve maiyetlerindenibaret olduğu anlaşılmaktadır. Attila kendisine suikast hazırlayan suçlulardanBigilas'ı bir hey'et önünde alenen sorguya çekmişti. Gök-Türk “aygucı” sımeşhur Tonyukuk, Kapagan tarafından bu mevkiinden uzaklaştırıldığı yıllarda(705-716) yüksek devlet mahkemesi üyeliği yapmıştı. İslâm kaynaklarınınbelirttiğine göre, Hazar hakanlığı başkentinde 7 baş yargucı vardı. Bunlarikişer ikişer müslümanların, hıristiyanların ve musevilerin, biri de Islavlar'ınve diğerlerinin davalarına bakardı. Türk siyâsî teşekküllerinde herhaldebilemediğimiz teferruatlı bir adliye teşkilatı da mevcut olsa gerektir. 

Ordu

Bozkır Türk devletlerinde hemen her Türksavaşcı durumunda olduğundan ve askerliğe hususî meslek gözü ilebakılmadığından, Türk ordusunun, diğer bütün yerleşik ve orman kavimlerdekindenen büyük farkı “ücretli” olmayışı ve daimiliği idi.

Unvan ve rütbelerin sahipleri aynı zamanda,emirlerindeki askerî güçlerin başında, her zaman savaşa hazır kumandanlardı.Merkez orduları, barış devrelerinde, salahiyetli bir başbuğun sorumluluğu altında(meselâ, Batı Hunlarında Onegesius = On-ügez; Gök-Türkler'de, Tonyukuk, sonraKül-Tegin) idi.

En büyük askeri birlik 10 bin kişilik kuvvetidi. Bu birliğe Tabgaçlar, Gök-Türkler ve Uygurlar'da “tümen” adı veriliyordu.Tümenler 1000'lere 100'lere, 10'lara ayrılmış ve başlarına ayrı-ayrı kumandanlartayin edilmişti. Türk tesirindeki yabancı ordularda da görülen bu 10'lu teşkilat ilkolarak Asya Hun imparatoru Mete Han devrinde tesbit edilmektedir.

Asya Hunları, Avrupa Hunları, Gök-Türklerdevirlerinde, sağ ve sol (veya doğu ve batı) başbuğlarının yüksek idaresi altındaeğitilen ve onların emirlerinde savaşlara katılan ordunun bu 10'lu sistem içinde,onbaşılardan tümen başılarına doğru belirli bir kumanda zincirinde birbirinebağlanması, esas karakteri şüphesiz “askerî” olan eski Türk devletini kabilevî(tribal) kalıptan kurtarıyor ve hiç olmazsa devletin sahibi bulunan unsuru, disipliniçinde, ortak gayeler etrafında birleştiriyordu. Bu sayede kurulan büyük Türkimparatorlukları aynı zamanda disiplinli ve o çağların en kudretli askerî gücünümeydana getiren ordulara sahip idiler.

Sayıları hakkında, yabancı kaynaklardamübalağalı rakamlar verilmekle beraber, yine de kalabalık olduğu muhakkaktı. MamafihTürkler zamanın müşkil şartları içinde dahi yiyecek ve malzeme ikmallerini kolaycayapmak çarelerini bulmuşlardı. Başka orduların gerisinden binlerce baş sığırsürüleri sevketmek zorunda kalınırken, Türkler yiyecek ihtiyaçlarını et konservesidiyebileceğimiz hazır kumanya ile karşılıyorlardı. Konserve et, Çin'de ve Avrupa'daortaya çıkmasından en aşağı 500-1000 sene önce Türklerce biliniyor ve bazı Lâtinyazarlarının Hunlar'ın çiğ et yediklerinden bahs etmeleri, eğerlere bağlıçantalarda taşınan bu kurutulmuş et konservesini (bugünkü pastırma)tanımamalarından ileri geliyordu.

Her çağın, tekniğine göre, en tesirlisilahlar ile donatılan Türk ordularında (Meselâ, Sabarlar'da “görülmemiş savaşaletleri”, Kumanlar'da, neft atan yangın mermili mancınıklar) başlıca silah ok veyay idi. Türkler at sayesinde sür'atli ve seri manevra kabiliyetine sahip olduklarıiçin uzaktan savaşı tercih ederlerdi. Çeşitli yayları vardı. Bunlardan gerilmesi engüç, fakat vuruculuğu en fazla olanı çift kavisli ve reflexif yaylardı. Oklar daçeşitli idi. Bunlar arasında da, Hunlar'ın yaptığı ve ilk defa Mete zamanındakullanıldığı bilinen ıslıklı (veya vızıldayan) oklar en korkunç olanı idi. Türkler dörtnala giden at üzerinde dörtistikamette ok atmakta mahir idiler.

Düz, yivli veya çengelli temrenler(ok-uçları) kullanan Türkler iyi kement atmasını da bilirlerdi. Yakın muharebedekargı, mızrak, süngü, kalkan ve kılıç kullanan Türkler, birliklerine göredeğişen renklerde bayraklar taşırlardı. En yaygın Türk bayrağı tuğ (başındabir demet yaban sığırı kuyruğunun dalgalandığı ve ipek kumaş parçasınınasılı bulunduğu sırık bayrak) idi. Ayrıca çeşitli bayraklar vardı.

Savaş meydanlarında süvariler, atlarınrenklerine göre, belirli kanatlarda mevki alıyorlardı. (M.Ö. 201'de Çin imparatoruKao-ti'yi kuşatan Mete’nin savaş nizamı böyle idi). Bunun dört kozmik cihetleilgili olduğu ileri sürülmüştür.

"Turan Taktiği"

Okçu süvarilerden kurulu Türksavaş birlikleri at sayesinde sağladıkları sürat sayesinde, (Türk ordularının “fırtına sür'ati” M.Ö.Çin yıllığı Shi-ki'de, Lâtin yazarı IV. asır 2. yarısı- A. Marcellinus, Bizanstarihçisi Priskos ve Ermeni tarihçisi Urfalı Mateos'da belirtilmiştir), sıkısaflar teşkil eden, ağır hareketli ve kütle savaşı yapan yabancı ordularkarşısında daima üstünlük sağlamakta idiler.

Türk birlikleri savaşın ve muharebesahasının icaplarına göre, aldıkları emri icrada kendi insiyatiflerini kullanmaktatam serbestlik içinde mütemadiyen dağılırlar, birleşirlerdi. Bozkır savaş şeklinibilmeyenlere “nizamsız ve telaşlı” gibi görünen bu akıcılık Türkordularının en büyük avantajı idi. İşte bu esas üzerine kurulu Bozkır muharebe usulünün iki mühim hususiyetivardı: Sahte ric'at ve pusu. Yani kaçıyorgibi geri çekilerek düşmanı çenbere almak üzere, pusu kurulan mahalle kadar çekmek.Bu savaş usulüne, Türk yurdunun kadîm adından dolayı “Turan taktiği”denilmektedir. Türkler kazandıkları büyük savaşların çoğunda bu taktiğitatbik etmişlerdi (Hatta daha sonraki çağlarda bile: 1040 Dandanakan, 1071 Malazgirt,1396 Niğbolu, 1526 Mohaç vb bu taktik kullanılmıştır.) 

Fertleri bir askerlikhavası içinde yetiştiren bozkır Türk halkına bu sürekli başarıları sağlayanbaşlıca hususlardan biri, aynı zamanda savaş hazırlığı vasfında olan, daimi sporhareketleri idi. Ata binmek, ok atmak herkesin tabii meşgalelerinden idi. Atyarışları, cirit, gülle atma, güreş, doğancılık (yırtıcı kuşlarla avlanma)vb. mücadele azmini keskinleştirirdi. 

Kadınların da iştirak ettikleri çeşitlitop oyunları (futbol, golf ve polo'ya benzernevileri) Hunlar'dan beri Türkler arasında oynanmakta olup Gök-Türkler çağındaÇin'e de yayılmıştı. Fakat Türkler'in en mühim sporu avcılıktı. Bilhassa vahşive zararlı hayvanın avı ile sonuçlanan sürek avları gerçek bir savaş manevrasımahiyetini taşıyordu. 

Çin kaynaklarına göre M.Ö. 62 yılında Hunhükümdarının idaresinde tertiplenen böyle bir sürek avına 100 bin süvarikatılmıştı. Diğer bir sürek avında 700 li’lik (aş. yk. 350 kilometre) bir çevrekuşatılmıştı. Altaylar'da çok eskiden beri bilinen kayakçılık, bazı araştırıcılara göre,oralardan her tarata yayılmıştır. 

Bu suretle sağlamlığını ve kudretinikoruyan Türk orduları yabancılar tarafından ilk taklit edilen Bozkır müessesesiolmuştur. Türk akınlarına karşı imparator Şi-huang-ti'nin inşa ve ikmal ettirdiği(M.Ö. 214) meşhur Çin şeddi maksada kafi gelmeyince, orduda ıslahathızlandırıldı. Önce, 20 sene uğraşılarak, Hun usulünde 163 bin kişilik bir orduhazırlandı. Daha sonra da 300 bin kişiyi Hun usulünde yetiştirdiler. 

Atlı birlikler teşkili yolu ile Türk silahları,bozkır Türk süvari elbisesi olan ceket, pantalon ve Hun başlığı ile çizme Çin'egirdi. Sürek avları da orada görülmeğe başladı ve bu ıslahat ve taklitlerGök-Türkler çağında da devam etti. 

Romalılar da 5. yüzyıl boyunca ordularınıTürkler'inkine uydurmağa çalıştılar. O zamanlardan itibaren yay Roma askerlerininbaş silahı oldu (İngiltere'nin Wales bölgesinde bulunan Romalılar'ın Hun tarzındayay imalathanesi). Bu suretle ceket, pantolon da ilk defa Batıda göründü ve sonrayayıldı. 

Romalılar gömlek giymesini de o sırada Türkler'denöğrenmişlerdi. Türk süvariliği ve teçhizatı en çok tesirini Bizans'ta gösterdi.Orada yalnız taklit ile kalınmamış, bizzat imparatorlar tarafından bu hususta eserlerde yazılmıştı. 

Ordusunda Türk usulüne göre geniş islahat yapanimparator Herakleios (ölm. 641)'un “Tactica” adlı eserinde, 700 yılına doğruMauriacus tarafından yazılan “Strategikon” adlı eserde, diğer imparator LeonPhyiosophos (ölm. 912)'un yine “Tactica” adını taşıyan kitabında Gök-Türk,Avar, Bulgar, Peçenek, Türk (Macar)'lerin silahları, teçhizatı, savaş usulleritanıtılmakta ve Bizans ordusunda islahat lüzumu belirtilmektedir. 

Üzengi de Avrupada ilk defa Avarlar'dagörülmüştür. 

Ruslar daha Kiyef knezliği devrinden itibaren Hazar,Peçenek ve Kuman tesirinde, Balkan Islavları, Tuna Bulgarları aracılığı ile hemeğitim, hem teçhizat yönlerinden Türk tarzında askerî güçlerini meydanagetirmişlerdi. Cengiz Han da, 1206'da “han” ilanını müteakip devletiniteşkilatlandırırken, önce ordusunu Türk usulünde düzenlemiş, yani rütbehiyerarşisi yerine kabile ünitesi ve hizmetin çeşidine göre kuvvet mevcudu değişeneski Moğol adetini terk ederek, onbaşısından tümen beğine kadar kendi kabilesi(Manghol = Moğol) noyan'larından ve nö-kör'lerinden tayin ettiği 10'lu sistem üzerebüyük ve disiplinli ordusunu kurmuştur. 

Buraya kadar ana çizgileri ile görüldü ki:Özel mülkiyet, serbest çalışma, imtiyazsızlık; hükümranlık karizma'ya dayanmaklabirlikte töre hükümlerinde ifadesini bulan zımnî anlaşma (kanunî meşruiyet),askerî karakter, hayvancılık ve imperium Bozkır devletinin özellikleridir. Budevlette en mühim mesele, İl'in bütünlüğünü korumak için zarurî kanunmevzuatının, gelişmiş hürriyet eğilimi ile bir ahenk içinde tutulmasınısağlamaktı. Bu son derecede güç bir işti. 

Töre sınırlamaları ile şahıs hak vetopluluk menfaatlerinin çatışmasını önleyerek sosyal düzeni yürütebilmek yüksekidare kabiliyeti istiyen bir husustu. Devlet başkanının, cesareti ve askerî bakımdankifayeti yanında tedbirli, ihtiyatlı ve ileri görüşü, yani eski deyimle “hakîm”olması da gerekiyordu. Tatbikatta bu, gördüğümüz gibi, Türk ülkelerinde umumiyetledaima yeni şartlara göre düzenlenen törenin tam olarak yürürlükte tutulması,imparatorluk durumunda ise toplumda halkı tedirgin etmiyen sosyal ve kültürelalışkanlıkların muhafaza edilerek, ancak huzur bozucu uygulamaların ortadankaldırılması şeklinde tecelli ediyordu. Töre'nin hakim bulunmadığı yerde Türk İl’idağılıyor, diğer taraftan İl-hakanlıkların çöküş anlarında, kendigeleneklerine dokunulmayan, yabancı kütleler birer toplum bütünü halinde tekrarortaya çıkıyorlardı. 

“Hakim” tabiri eskiTürkçe’nin köklü kelimelerinden olan “bilge” sözü ile karşılanmıştır.Türk İl’inde başarıya ulaşan Türk hükümdarlarına devlet adamı ve hattahâtunlara “bilge” sıfatının verilmesi, bilgelik’in Türk idarecilerinden istenenbaşlıca şart olduğunu gösterir. 

Türkleruzun bir tarihî hayatın tecrübeleri ile kazandıkları bu siyasî terbiye sayesinde,yabancı ülkelerde de karşılaştıkları sosyal ve iktisadî güçlükleri yenerek,kütleleri memnun edici siyasî teşkilatlar kurmağa muvaffak olmuşlardır. Başarınınsırrı, Türk bozkır siyaset anlayışındaki, halk ile işbirliği halinde toplulukmenfaatlerini koruma prensibinden ibaret bu “bilgelik” kavramında aranmalıdır.İşaret edilen prensip, aynı zamanda, “Türkler’de devlet toprakları hükümdarailesinin ortak malıdır” şeklindeki kanaatin yanlışlığını ortaya koyar. Butarz, tipik Moğol devlet anlayışıdır ki, Türk ile Moğol’ birbirinden ayırmayanbazı araştırıcılar tarafından Türkler’e yakıştırılmış veyaygınlaşmıştır. Türk Devleti’ndeki, açıklamağa çalıştığımız ülkekavramı ve meşruiyet telakkisi (kut) karşısında, hanedan mensuplarının çeşitlibölgelere tayinleri, yurt’u şahsî mülk sayarak bölüşme değil, idarî sorumluğuortaklaşa yüklenme olarak kabul edilmek gerekir.

Din 

Bozkır Türk halkının,sosyal muhteva bakımından daha ziyade siyasî karakterde bir topluluk teşkil ettiğinive din adamlarının, yerleşik kültürdekilerde, çöl ve orman kavimlerinde görüneninaksine olarak, Türkler arasında mühim rol oynamadığını belirtmiştik. Ancak budurum eski Türk sosyal hayatında dinin mevcut olmadığı gibi bir garipmanaçıkarılmamalıdır. 

Totemcilik Meselesi 

Eski Türkler’detotemciliğin var olduğu ileri sürülmüş delil olarak da Kurt’un ata tanınması, buhayvana karşı saygı duyulması başta olmak üzere, 19. yüzyılın 2. yarısında OrtaAsya Türkleri arasında tespit edilen “ata”larla ilgili ve totemcilikteki“şuringa”yı andıran Put-fetişler (Altaylılar’da töz’ler, Yakutlar’datangara’lar) vb. gösterilmiştir. (Asya Hunları’nda totemcilik izleri, “altunput”, Gök-Türkler’de keçeden kesilmiş Tanrı tasvirleri), Reşid’üd-din,Camiü't-Tevarih adlı eserinde (18. asır ilk çeyreği) 24 Oğuz kabilesini sıralarken,her dört kabile için bir kuşu “ongon” (Türkçeuğur ifade eden ong sözünden; totem manasına) olarak belirtilmektedir. Ancak bütünbunları eski Türkler’de totemcilik inancının mevcut olduğuna dair gerçek delillerolarak kabul etmek mümkün değildir. 

Çünkütotemcilik sadece, bir hayvanı ata tanımaktan ibaret değildir. Bir inanç sistemiolarak onun sosyal ve hukukî cepheleri de vardır ki, sistemin yaşaması için buşartların tamam olması gereklidir. 

Totemcilikte“ana hukuku” cari iken, Türk ailesi esasta, baba hukukunun ağır bastığı“pederî” karakterde idi. Bir klan dini olan totemcilikte mülkiyet ortaklığıolduğu halde, Türkler’de hususî mülkiyet büyük rol oynuyordu. Totem inancındaaynı toteme bağlı olanlar birbirleri ile akraba sayılır. Halbuki Türkler’de kanakrabalığı vardır. Totemci klanda “asalak” ekonomi (avcılık ve devşirme)bulunurken, Türk ekonomisi hayvan yetiştiricilik ve ziraat üzerine kurulu idi. Totemcitopluluklarda her klan ata tanıdığı ayrı bir totemi bulunur. 

Türkler’deise, bütün bir kavmin kutlu saydığı bir hayvan mevcuttur. Totemcilikte, ayrıcayalnız hayvanlar değil, mesela bir taş parçası, yağmur suyu vb. totem olabilir.Türkler’de Kurt’un saygı görmesi ise, yüz binlerce baş sürülerin otladığıbozkırların korkulu hayvanı olmasından ileri geldiği düşünülebilir ki, bununtemelinde dini bir tasavvur keşfetmek müşküldür. Kurt efsanesinin toplayıcı birvasfa sahip bulunması, klanları birbirinden ayıran ve onları karşı karşıya koyantotemcilik anlayışına aykırı düşmektedir. Klanda her fert totemin adını taşır.Türkler’de her ferdin, her ailenin ayrı adı vardır. 

EskiTürkler’de “Kurt-ata”nın yaşadığı yer kabul edilen mağarada belirli törenlertertiplemek geleneği, Kurt’un vücudu ile değil, mazisi karanlıklara karışmışeski bir hatıranın canlandırılması ile ilgilidir. Nihayet klan, totemcilikte ruh’unölmezliğine inanılmadığı halde, kainatı bile ruhlar dünyası olarak bilen eskiTürkler’de dini inancın temellerinden birini ruh’un ebedîliği teşkil eder ve busebeple ataların ruhlarına adaklar adanır, kurbanlar kesilir. 

“Ongon”tabirine gelince, bunda Moğol tesirini sezmek mümkündür. Çünkü bir orman kavmi olanMoğollar, aslında “asalak” ekonomiye bağlı, ailede “ana hukuku”nun hakimolduğu, aynı zamanda “totem” telakkisi içinde yaşayan bir topluluk idi.“Ongon” sözünün kökü ong Türçe olsa bile, tabir olarak “ongon” Türkçedeğildir ve gerçekten de Moğollar’dan önceki Türk dili vesikalarının hiç birinde(Kitabeler, Uygurca metinler), geçmemektedir. 

Oğuzboylarının “ongon”ları olarak gösterilen kuşlar da, Moğol tesirinden öncekidevirlerde aynı Oğuz boyları listesini veren Kaşgarlı Mahmud’un eserinde (buradaReşidü’d-din’deki damgalar aynen mevcut olduğu halde) yoktur. 

Bununlaberaber, eski Türkler’de “Kartal” inancının mühim bir yer tuttuğuanlaşılıyor. Orta Asya’da M.Ö. 2. bin başları olarak tarihlenen Kurat kurganıiçinde bir kartal pençesine rastlanmış, Kül-Tegin’in bütünde serpuşun öntarafında kanatları açık bir kartal kabartması yapılmıştır. Bugünkü çeşitliAsya Türk topluluklarında da Kartal’ın mühim yeri dikkat çekicidir. Yuvasınıyalçın kayalar üzerine yapan, çok yükseklerde uçan kartalın aynı zamanda avcıkuşlar türünden olması ona kutsallık izafesine sebep teşkil etmiş olabilir ve belkide bu sebepten, ilk ve ortaçağlardan itibaren çok yaygın görünen (eski doğukavimlerinde, İslav devletlerinde, Bizans’da, Batı devletlerinde) ve doğu menşeliolduğu kabul edilen, hâkimiyetin timsali Kartal’ın Türk aslından geldiği ilerisürülmüştür. 

Şamanlık Meselesi 

Bozkırlarsahasındaki dini inanışların Şamanlığa bağlanması adet haline gelmiştir. EskiTürk inancının Şamanlık olduğu kanaati 19. asrın 2. yarısında Orta Asya Türkleriarasında yapılan araştırmalar neticesinde iyice yerleşmiştir. Gerçekten de bilhassaYakutlar’la Altaylar daha uzun zamandan beri bu inanca bağlı görünmektedir. Ancakburalarda dünyanın ve insanınyaratılışı ile ilgili rivayetlerden hiç biri Türkler’in kendi düşüncemahsulleri olmayıp, çeşitli dinlerden gelen tesirlerin bir birlerine karışmasındanmeydana gelmiş bir tasavvurlar örgüsüdür. Mesela rivayetlerde zikredilen has isimler,birkaçı dışında, hepsi yabancıdır. Kuday, Kurbustan, Körmüs, Maytere,Mangdaşire, Burkan, Matmas vb. Adem-Havva ve yasak meyve hikayesini andıran motifler,bazı tabirler (mesl. Tamu=cehennem), kıyamet, tufan rivayetleri de hep böyledir.Uzmanlarınca belirtildiği üzere, bu Orta Asya dinî gelenekleri başta Budizm olmaküzere Hind, İran, Yunan, Yahudî efsaneleri ile, belki eski Türk nitelemelerindenbazıları kırıntıların da katıldığı, Moğol devrinde peydahlanan bir takımhikayelerin birbiri içine girmesinden teşekkül etmiş olduğu için bunlardan Altay,Yakut şamanlığındaki asıl tasavvuru, yani Şaman Türk’ün dinî düşüncesinibulup çıkarmak hemen hemen imkansız görünmektedir. 

Şamanlık inancıüzerinde en derin araştırmayı yapmış olan M. Eliade, bütün orta ve kuzey Asyatopluluklarında dinî faaliyetlerin hepsinde “icracı” durumunda olmadığı, birçoktörenlere, meselâ Tanrı’ya kurbanlar sunuluşunda Şamanların katılmadığı, hattaher aile reisinin bu işi yapabildiğini, ayrıca, sıhrî dini hayat Şamanlıktan ibaretolmadığından, her sihirbazın da “Şaman” sayılmadığını ve şamanlıktahastalara şifa vericilik esas unsurlardan olmakla beraber, her “tabip”in“şaman”lıkla tanımlanamayacağını belirtmek gerekir. Böylece şamanlık bir“vecd” hali olarak tanımlanır. 

Bununla beraber,yine dinler tarihinde ve din ontolojisinde görülen çeşitli “vecd” hallerinin hepside şamanist “vecd”e dahil değildir. Şaman, her şeyden önce, kendi hususîusulleri vasıtası ile kazandığı “vecd” hali içinde, ruhunun, göklere yükselmekveya yer altına inmek ve oralarda gezip dolaşmak üzere, bedeninden ayrıldığını hiseden bir “trans” (aşkın) ustasıdır. 

Bu esnada bir aletdurumuna düşmekten uzak, aksine kendisi ruhları hüküm altına alarak ölülerle,şeytanlarla, cin ve perilerle irtibat kurmağa muvaffak olur. Hastalanan (ruhlarıçalınan) kimselere şifa vermesi, ölülerin isteklerini yerine getirerek zararlarınıönlemesi, insanların dert ve dileklerini arz etmek üzere gökteki ve yer altındakitanrıların yanına giderek aracılık yapabilmesi böyle mümkün olmaktadır. Buhususiyetleri ile iptidaî topluluk üzerinde korku ve saygı uyandıran Şaman, “insanruhunun mütehassısı” olarak hak kütlesinin maneviyatına nezaret eder. Fakatfonksiyonu, diğer umumî dinî-sıhrî itikatların temsilcileri ölçüsünde kapsamlıdeğildir. Ruhun vasıtasız olarak müdahale etmediği hastalık (ruhun kaybolması),ölüm veya talihsizlik bahis konusu olmadığı veya bir kurban töreninde her hangi bir“vecd” tekniğinin (göğe veya yeraltına seyahat) yer almadığı hallerdeşaman’a iş düşmez (Şamanlık dünyanın her yerinde, eski çağların bütünkavimleri ile iptidaî topluluklarda mevcut bulunmuş ve orta ve kuzey Asya Türkülkelerine sonradan Asya’nın güney bölgelerinden gelmiştir). 

Görülüyor kidinden ziyade bir sihir karakteri ortaya koyan ve esasen bir bozkır inanç sistemiolmayan Şamanlığın tarihi Türk topluluklarında görülen ve aşağıda bahis konusuedeceğimiz Tanrı ve “yer-su” inançları ile bir ilgisi mevcut değildir. Bu ilgininvar olabileceği intibaını uyandıran, Türkçe din adamı manasındaki “kam” ile“şaman” kelimesinin aynı olduğu yolundaki eski bir iddia da, bizzat “şaman”tabirinin bir Hind-İran dilinde keşfedilmesi ile geçerliliğini kaybetmiştir. AncakTürk inancı ile Şamanlık arasında hayret edilecek bir intibak hasıl olmuş ve bubilhassa Türkler’deki atalar kültünün, kartal inancının, demirciliğin ve atkurbanın “Şamanik” vasıf kazanmasında dikkati çekmiştir. 

EsasenŞamanlığın en büyük hususiyeti nüfuz ettiği bölge halkının ruh aleminebürünme kabiliyetidir: “Vecd”, ruhun gezip dolaşması, tanrılarla irtibat kurmasımevzuunda, eski Türk topluluğunun tabiata atfettiği gizil kuvvetleri istismar etmiş,yavaş yavaş gelişerek, ona yeni unsurlar ekleyerek, bütün bir maneviyat aleminibelirli bir kadro içine almayı başararak, adeta bir din sağlamlığı kazanmıştır.Mamafih bu dıştan tesir yalnız eski Türk dinine mahsus değildir. Din tarihçilerinegöre, her dinde bu türden tesirler, birleşmeler, yenilenmeler görülmektedir. 

BozkırTürkleri’nin dinini şu üç noktada toplamak mümkündür. 

Tabiat Kuvvetlerine İnanma 

Eski Türkler tabiattabir takım gizli kuvvetlerin varlığına inanıyorlardı: Dağ, tepe, kaya, vadi, ırmak,su kaynağı, ağaç, orman, deniz, demir, kılıç, vb. Bunlar aynı zamanda birer ruhidiler. Ayrıca güneş, ay, yıldız, yıldırım, gök gürültüsü, şimşek gibitanrılar tasavvur edilmiştir. Ruhlar iyi-kötü, yani iyilik seven, fenalık getirenolmak üzere iki gruba ayrılıyordu. Erkek tanrılar yanında bir de “Umay” denilenbir tanrıça vardı. Fizikî çevrede görülen tabiat ârıza ve hadiselerinin böyletelakki edilmesi “Halk dinleri” eski Yunan ve Roma dahil bütün eski kavimlerdeumumîdir, hatta hayat tarzı üzerindeki tesirlerine göre bu ruhlar ve tanrılar,çeşitli topluluklarda değişik şekilde ehemmiyet taşırlar 

AsyaHunları ilkbaharda (Mayıs ayında) Lung-çu bölgesinde ve sonbaharda atalara, tabiattanrılarına kurbanlar keserlerdi. Hükümdar tan-hu, gündüz güneşe, gece tolun ayata’zim ederdi. Hunlar, Göktürkler, Uygurlar teşebbüslerinin isabetini ayın veyıldızların hareketleri ile kontrol ederlerdi. Tabgaçlar’da da ilk ve sonbaharlardaatalara kurban sunulur, tapınak makamındaki “taş-ev” içinde kesilen kurbandansonra, civara kayın ağaçları dikilirdi ki, bunlardan kutlu ormanlar meydana gelirdi.Göktürkler kurt-ata mağarasının önünde tanrılara kurban takdim ederlerdi. AvrupaHunları’nda, çoktan kaybolmuş “savaş tanrısı”nın kılıcı bulunarakAttila’ya teslim edilmiş, ve bu, Hun hükümdarının dünya hakimiyetine alâmetsayılmıştı. Ölüm halinde yas törenleri yapılır, kırda ise, ölü çadırınetrafında süratli atlarla dolaşılır, saç-baş dağıtılır, yüz, kulak bıçaklaçizilerek kan akıtılır, ayrıca yemek verilirdi. Bu törenlere “yoğ” deniyordu. 

Bizans kaynaklarınınkayıtlarına göre, Türkler ateşe de tazim etmekte idiler. Fakat bunun yalnızGöktürkler zamanında ve hatta sadece Batı Göktürk bölümünde görülmesindenanlaşılıyor ki, bu, İran Mazdeizmi’nin (Zerdüşt’lüğünün) tesiri olup henüzTürkler arasında yayılmış değildi. 

Tabiat ruhlarınaGöktürk çağında, kitabelerde görüldüğü gibi, Yer-su “yir-sub”lar deniyordu.Bu tabir “yer-suv” şekliyle Uygurlar’da da vardı. Yer-su’lar kutsal “iduk”sayılıyorlardı. Kitabelerde yalnız iki yer-su’nun adı zikredilmiştir: “IduxÖtükan” ve “Tamıg ıduq baş”. Bunlardan ilki, bilindiği gibi “kaganlık”merkezi (bunun Moğol toprak tanrıçası Atügan ile ilgisi olmamak gerekir, ziraTürkler’de toprak tanrıçası yoktur, ancak bölge sonraları, Moğollar zamanındaböyle itibar edilmiş olabilir), diğeri de kutsal Tamıg (Tamır suyunun) kaynağıdır.Aslî Türk kültüründe bütün yer-su’lar maddî değil manevî kuvvet olaraktasavvur edildiklerinden, kendileri ile ilgili mitolojiler teşekkül etmemiştir. 

Atalar Kültürü 

Ölmüşbüyüklere tazim, atalara saygı, baba hakimiyetinin inanç sahasındaki belirtisi olarakgörülmektedir. Bunun sosyal ve iktisadî şartlar dolayısıyla, eski orta ve kuzey Asyakavimlerinde bulunabileceği hakkındaki düşünceler Türkler yönünden tarihîkayıtlarla kesinleşiyor. Yukarıda söylendiği gibi, Asya Hunları ilk baharda (18Mayıs) atalarının ruhlarına kurban sunarlardı. 

Atalara aithatıraların kutlu sayılması, Türk mezarlarına yapılan tecavüzlerin ağır şekildecezalandırılmasından anlaşılıyor. Attila’nın 2. Balkan seferinin bir sebebi deHun hükümdar ailesi kabirlerinin Bizans’ın Margus piskoposu tarafından açılaraksoyulması idi. M.Ö. 79 yılında benzer bir tecavüz hadisesi tan-hu’yu MoğolO-huan’lara karşı savaşa zorlamıştı. 

Moğollar’ı veBizanslıları bu hırsızlık teşebbüslerine sevk eden sebep eski Türkler’deölülerin silahları, kıymetli eşyası., bazen tam teçhizatlı atları, kadınlarınmücevherleri ile birlikte gömülmesi idi. Böylece öteki dünyada rahatyaşamalarının sağlandığı düşünülüyordu. Türkler gibi, atalar kültüne sahipdiğer kavimlerde bu inanç, ölen bazı kudretli kimselerin yarı tanrı sayılmasınakadar ileri gitmiş iken ve bunlar ve diğer tanrılar için insan kurban edilirken.Türkler’de böyle adetlerin görülmemesi dikkat çekicidir. İbn Fadlan’ın, ölenHazar hakanının hizmetçilerinin de kesildiği yolundaki haberi, hakan ve umumiyetleHazarlar hakkında gerçeklerle bağdaşması müşkül diğer haberlerin çoğu gibi,doğruluktan uzaktır. Eski Türkler arasında insan kurban edildiği intibaınıuyandıracak bazı kayıtların, iyi bir araştırma sonuncunda, bu manayaalınabilmesinde ancak zorlama yoluna gidilmek gerektiği anlaşılıyor. Asya Hunlarıiçin, Çin yıllıklarındaki ölünün “yakınları tarafından takip edilmesi”ibaresi tefsir yolu ile bu neticeye ulaştırılmak istenmiştir. 

Halbuki, kaynak,hiçbir engel bahis konusu değilken, “insan kurbanı”nı açıkça kaydetmediğigibi, eğer gerçekten mevcut ise, bu adetin Hun İmparatorluğunda yaşayan kesimlerdenhangisine ait olduğu da açıklanmış değildir. Diğer taraftan Attila’nın ölümüile ilgili olarak Jordanes’in –hadiseden takriben 100 sene sonra- kütle halindeinsanların öldürüldüğü hakkındaki haberi de, bu yazarın mensup olduğu sanılanVizigotlar’da asırlardan beri mevcut kurbanı motifinin tekrarı gibi görünmektedir.Attila’yı gömenlerin, mezarının yeri bilinmemesi için öldürülüp gömüldüklerihususu ise, Türk kültürü anlayışının dışında kalan bir durumdur, çünkü, hembazı milletlerde görülen bu adetin tersine Türkler mezarlarının üstüne tümsekyaparlar ve hatta taşlar (balballar) dikerlerdi. 

Türkler insan kurbanetmedikleri gibi, hükümlerini yürüttükleri yerlerde insan kurban adetini kaldırmağaçalışmışlardır (Mesela, Soğd’da) . 

EskiTürkler’de kurban olarak hayvan kesilirdi. Hayvan cinsinden de erkek’ler seçilirdi(koyundan koç, deveden buğra, attan aygır). En makbul olan at iskeletine bozkır-Türkkavimlerine ait mezarlarda çok sık rastlanır. Bundan dolayı Asya Hun İmparatorlarınaait kurganlarda at cesetlerine tesadüf edilmiştir (Mesela Altaylar’da Pazarlıkmevkiinde). 

Gök-Tanrı Dini 

Bozkır Türk topluluğununasıl dini bu idi. Eskiçağlarda başka hiçbir kavim ile iştiraki olmayan bu inançsisteminde Tangri (Tanrı) en yüksek varlık olarak itikadın merkezinde yer almıştı.Yaratıcı, tam iktidar sahibi idi. Aynı zamanda “semavî” mahiyeti haiz olup, çokkere “Gök-Tanrı” adı ile anılıyordu. Gök-Tanrı telakkisinin, toprakla ilgisiolmadığı için, avcu, çoban ve hayvan besleyici topluluklara mahsus bulunduğu, buitibarla kaynağınin Asya bozkırlarına bağlanması gerektiği umumiyetlearaştırıcılar tarafından kabul olunmuştur 

Orta ve kuzey Asya toplulukları içinkarakteristik bir sistem olan Gök-Tanrı, doğrudan doğruya “bütün Türkler’in anakültü” durumundadır. 

Gök-Tanrı itikadının esaslarınıbaşta Orhun kitabeleri olmak üzere, eski Türk vesikalarından az çok tespit etmekmümkün oluyor. Tonyukuk kitabesinde çok zikredilen Tangri bazen “türk tangrisi”şekliyle o çağlarda “milli” bir Tanrı olarak görünmektedir. Göktürkler’inbir “hakanlık” kurması onun isteği ile olmuştur. Hakan, Türkler’e onuntarafından verilmiştir. Yani Tanrı Türk halkının istiklali ile alakalanan bir uluvarlıktır. Savaşlarda onun iradesi üzerine zafere ulaşılır. Türk’ün veumumiyetle insanların hayatına Tanrı vasıtasız müdahale eder. Emreden, iradesineuymayanı cezalandıran Tanrı bağışladığı kut ve ülüg (kıymet)’ü layıkolmayanlardan geri alır. 

Ulu Tanrı şafak söktürür bitkiyicanlandırır. Ölüm de onun iradesine bağlıdır. Can veren tanrı, onu isteğine göregelir alır (“Kül-Tegin vadesi gelince öldü. Kişioğlu ölmek içinyaratılmıştır” Kitabeler). “Kara-yol (kanun, hak) Tanrı’dır. Kırılanlarıbirleştirir, yırtılanları birbirine ular... İnsan diz çökerek Tanrı’yayalvarır, kut isterse verir, atlar çoğalır, insanı yalancıyı Tanrı bilir.Bulgarlar Hıristiyanların (Bizanslılar’ın) iyiliği için çok çalıştılar. Onlarbunu unuttu. Fakat Tanrı biliyor”. İnsanlar fani, tanrı ebedîdir (Bulgar kitabesi). 

Ne kadar dikkate değer ki daha geçdevirlerde Türkler arasında yayılan iptidaî şamanlık eski Türk Gök-Tanrıtelakkisine dokunamamıştır. 

Türkler’de Tanrı düşüncesindemaddî gökyüzünde manada ulu varlık’a doğru bir gelişme dikkati çeker. Orhunkitabelerinde Türk kozmogonisini tek cümle içinde açıklayan bir ifade şöyledir:“Üze kök Tangrı asra yagız yir kılındıkta ikin ara kişi oğlu kılınmış...”(Yukarıda mavi gök, aşağıda yer yaratıldıkta, ikisi arasında insanoğluyaratılmış...). Burada “kök-Tangri”nin, gökyüzü olduğu aşikârdır. O haldeGök-Türk çağında, dünyayı kaplayan, yeryüzünde herşeyi hükmü altında tutan sema’nın bozkırlı gözündeTanrı kabul edilmesi mümkündür. 

10. asır Oğuzlar’ında da benzerbir telakki göze çarpar. İbn Fadlan’ın naklettiğine göre, Oğuzlar’dan birihaksızlığa uğradığı yahut hoşlanmadığı bir iş başına geldiği zaman,başını göğe kaldırarak “Bir Tanrı”der. 13. asır Uygur’ları da Tanrı’nıninsan veya herhangi bir tasvir şeklinde cisimlendirilemeyeceğine inanıyorlardı. Demek ki, asli Türk itikadındaputçuluk yoktu. 

Kitabelerin bir yerinde Tanrı ile“yer” eşit fonksiyon icra eder gibi görünmekle beraber (“yukarıda Tanrı,aşağıda yer buyurduğu için” Kitabeler), Gök-Tanrı’nın çok eski zamanlardanbelki -Hunlar’dan- beri tek ulu varlık’ı temsil ettiğine dair deliller vardır. 

Hunlar devrinde, üstelik 6-8, asırlarda artık fonksiyonunu kaybetmişolan güneş, ay, yıldız tanrılar da mevcuttu. Ancak bu durum Gök-Tanrı’nın,tıpkı semavi dinler (Musevilik, Hristiyanlık, İslamlık) deki gibi, tek kudret olduğukeyfiyetini gölgelendirmez. Çünkü dinler tarihinde tesbit edilmiştir ki, hiçbir din,hiçbir devirde tek itikad ve amelden ibaret olmamış, “hiçbir Tanrıya tek başınaitaat edilmemiş” ve Tanrı daima kutsal sayılan ikinci derecede, yan varlıkinançları ile çevrilmiştir (Semavi dinlerde Tanrı = Allah ile beraber azizlere,meleklere, resullere, kitaplara da iman edilir). 

Türkler’de de Gök-Tanrıyanındaki: Hun devrinde güneş, ay, yıldızlar ve Gök-Türkler çağında, yer veyer-su’lar böylece kutsallar (“aziz’ler) durumundadır (bu sebeple V. Thomsen“yer-sub” tabirini “saints” = azizler diye tercüme etmişti). 7. asır Bizanstarihçisi Th. Simocattes, Gök-Türkler’in kutsal saydıkları ateşe, suya, toprağatazim ettiklerini, fakat yalnız, yerin göğün yaratıcısı bildikleri Tanrı’ya taptıklarınıbelirtmiştir. Yeryüzünde mevcut dinlerde “uluhiyet” konusunda araştırmaları iletanınmış W. Schmidt’e göre de, daha Hunlar’da tek tanrılığa doğru oldukçaileri bir gelişme gözlenen Gök-Tanrı dininde, Tanrı, Gök-Türkler devrinde manevi,büyük bir kudret haline yükselmiş bulunmakta idi. Tiflis’li St. Abo (790’lardı)Hazarlar’ın “bir yaratıcı Tanrı” tanıdıklarını söylemiştir. Hazarbaşkentine, Bizans’tan St. Cyrill ile mülakatı sırasında (862’de) hakan,hıristiyanların Tanrının “üçlü kişiliği”ne (Trinity) inandıkları haldekendilerinin (Türkler’in) tek Tanrı’ya iman ettiklerini belirtmişti. 

Bulgar Türkleri de yaratıcı tekTanrıya inanıyorlardı. Burada yanlış bir tefsiri önlemek için belirtelim ki, eskidinlerde görülen, sema ile ilgili inançlarda tanrılar (Babil’de Şamas, Pamir’deArso, Azizo, Baolsamin, Mısır’da Amon-re, İran’da Ahura, Hind’de Varuno,Roma’da Mithra vb.) hep güneşi, ayı,yıldızları temsil etmişler iken, Türkler’in dininde, bunlara ikinci planda yerverilerek, bizzat Gök, Tanrı sayılmıştır. Gök dinini bütün öteki dinlerdenayıran bu hususiyet, bu inanç sistemini, Orhun kitabelerinde ifade edildiği gibi,Türkler’in “millî” dini haline getirmiştir. Nitekim Tanrı kelimesi de bunugösterir. 

Tanrı tabiri, aşağı yukarı,bütün Türk lehçelerinde mevcuttur ve Türkçe’nin temel kelimelerinden biridir. 

Eski Türk din adamlarınaumumiyetle “kam” deniyordu. Türk lehçelerinde bu kelime de yaygındır ve ilk olarakAvrupa Hunları’nda görüldüğü bildirilmiştir (Atakam, Eş-kam). Gök-Tanrıdininin ne amel (ibadet) şekilleri ve “tangirilik” denilen tapınakları, ne de“tangrilik” (Irk bitig) adı verilen din adamları kesimi hakkında başkaca bir şeybilinmiyor. 

Diğer Dinler 

Tarihteçeşitli Türk kütleleri, bulundukları çevreye göre çeşitli dinlere degirmişlerdir ve bu durum, İslamiyet hariç Türk kavimleri üzerinde menfî tesirlerdoğurmuştur. Asya Hunları’nın, Budizm ile, Avrupa Hunları’nın Hıristiyanlıklapek alakaları olmamış ise de, Çin’de devlet kuran Tabgaçlar Budizm tesiri ile, 495yılından itibaren “millî” unsurları yasak etme neticesinde Çinlileşmişlerdir.Bununla beraber, Tabgaçlar Budist sanatta yeni bir devir olan “Wei” sanatınıngeliştiricisi olmuşlardır (Yung-kang ve Long-men Buddha heykelleri). 

Göktürkler devrinde Budistrahip seyyah Hiuen-Tsang bütün Batı Göktürk sanatını bir Budistler memleketi olaraktasvir etmekte ise de, Türk halkının bu dine karşı direndiği ve II. GöktürkDevleti’nce Budizm’in reddedildiği malumdur. Ancak Uygurlar zamanında ManiheizmTürkler arasına girmiş ve bilhassa Uygurlar’ın Türkistan’daki hakimiyetleridevrinde iyice yerleşmiştir. Göktürk yazısı değiştirilmiş, yerine Soğd menşelive tamamen başka karakterde Uygur yazısı kullanılmıştır. Sonra Budizm’in deyayıldığı bu sahada Uygur tarihi artık yerleşik kültüre bağlanmış sayılmakgerekeder. 

Uygurlar bu kültürün de eniyi temsilcilerinden bir olmağı başarmışlardı. Maniheist ve Budist eserlerinUygurca’ya tercümesinden doğan zengin bir dini ortaya çıkmıştır. Bunlardan birkısmı resimli ve ciltli olarak, Bin-Buddha mağara tapınaklarında bulunmuş olup,aralarında, 10. asır başlarında Göktürk alfabesi ile yazılmış kehanet kitabıIrk-bitig dikkati çekenlerden biridir. 

Bir kısım Türkler deMuseviliğe (Hazarlar) ve Hıristiyanlığa girmişlerdi. Türk nüfusunun çoğunlukmeydana getirdiği sahalarda bir menfi tesiri görülmeyen bu yabancı dinler, bu imkanınmevcut olmadığı bölgelerde Türkler’in silinip kaybolmalarına sebep teşkil ettiğigibi (Doğu Avrupa’da ve Balkanlar’da: Hazarlar, Peçenekler, Uzlar, Kumanlar), 1000tarihinden itibaren Ortodoksluğu kabul eden Bulgarlar’ın kısa zamanda Türklüklerinikaybetmeleri neticesini vermiştir. Yalnız İslam dinidir ki Türkler’in kadiminançları ile bazı bakımlardan uygunluk göstermesi dolayısıyla Türklüğü takviyeeden bir din durumundadır. 

At ve Koyun

Bozkır Türk ekonomisininesasını, orman ve çöl değil, yüksek ovalar ve yaylalar olan bozkır coğrafyasınıniklim şartları icabı, çobanlık ve hayvan besleyicilik teşkil ediyordu. Yetiştirilenhayvanlardan –yukarıdan beri Türk sosyal ve kültürel hayatında büyük ehemmiyetinibelirttiğimiz attan başka- koyun geliyordu. Tarihi M.Ö. 2500’lerde başlatılan,Altaylar’ın batısında, Afanesyova kültüründe koyun kemikleri, at kalıntılarıile beraber görülür. 

Türkler tarihleri boyuncahiç domuz beslemedikleri gibi, etini yemekten de hoşlanmamışlardır. Hiç olmazsa, ehli hayvan besleyiciliğin ilk safhasında domuzTunguz ve Moğollar’a, öküz, inek, manda vb. İndo-Germenler’e, deve çölkavimlerine, at ve koyun ise Türkler’e ait gibi görünmektedir. Bu bakımdanAfanasyevo kültüründe at ve koyun kemiklerinin bir arada bulunması daha manalı birduruma girer. Böylece teşekkül eden bozkır kültürünün ekonomik bünyesi ortayaçıkmış olur. Tabiatıyla daha geç devirlerde -M.Ö. 1500’lerdensonra- Türkbozkırlarında at ve koyun sürüleri yanında sığır, katır, deve vb. sürüleri devardı.

Beslenme 

BozkırlıTürkler’in başlangıçta gıda maddesi et idi. Ençok at ve koyun eti yenirdi.Priskos’un hazır bulunduğu meşhur ziyafette Attila yalnız et yemişti. Bol miktardaet istihsal eden Türkler, bunu uzun müddet muhafaza edebilmek için konserve yapmayıöğrenmişlerdi. Konserve et Çin’e ihraç edilen başlıca maddelerdendi. En ünlüTürk içkisi de, kısrak sütünden imal edilen kımız’dı. Bundan hem Çin, hem batıkaynakları bahseder. 

Çeşitliiçkilerden buğday ve darıdan yapılana Göktürler “begni” diyorlardı. Sebzeyekarşı fazla istek duyulmazdı. Sütlü darı, peynir, yoğurt aslında bozkır yemekleriidi. Yoğurdun kiraz veya kayısı ile tatlılaştırılması şeklinde hazırlanan“lo” adlı bir içki Hunlar arasında yaygındı. Yağ yemesini ÇinlilerTürkler’den öğrenmişlerdi. Uygurlar (Türkistan’da) üzüm yetiştiriyor, pekmezve şarap (bor) istihsal ediyorlardı. 

Giyim 

Bozkır Türkgiyim eşyasının başlıca malzemesi, koyun kuzu, sığır, tilki ve az miktarda ayıderisi ile koyun, keçi, deve yünü idi. Eski Türkler bez dokurlar, giyecek için kendiryetiştirirlerdi. Yün kumaş ve bezden iç çamaşırları giyerlerdi. Hunlar Çin7eyünlü kümaş ve çeşitli keçeler ihraç ederlerdi. M. Ö. 1. yıldan kalma, bir Hunhükümdar ailesine ait., Orta Asya’da Noin-ula kurganında 20 çeşit ipekli kumaş(Çin’den ithal) kalıntısından başka, üzerine bir Hun portresi işlenmiş yünkumaş ile, aplike süslü keçeler bulunmuştur. Romalılar keten gömlek giyildiğiniilk defa Hunlar’da görmüşlerdi. Bozkırın “tipik” elbisesi çeket-pantolon idi. 

Süvari enrahat şekilde ancak böylece giyinebilirdi. Bu tarz giyinme, yabancı ülkelerde Türkusulüne göre yapılan askerî ıslahat neticesinde dünyaya yayılmıştı (Miladsıralarına ait Hun mezarlarından çıkarılan ceket, pantolon, gömlek, çizme veçoraplar). Hazar prensesi Çiçek’in Bizans sarayına gelin gittiği zaman giydiğiTürk tipi imparatoriçelik elbisesi (Çiçekion) orada moda olmuştu. Başka kavimlerkopça kullandıkları halde, Türkler düğüme kullanırlardı. Türkler ayaklarınaçizme, başlarına börk giyiyorlardı. İleri gelenler, makam sahipleri, daha çokbaşlıklarının daha uzun ve gösterilşili olmasından tanınırdı. Hunlar,Göktürkler, Hazarlar, Oğuzlar ve Bulgarlar’a ait tarihi vesikalara göre, Türkerkekleri umumiyetle uzun saçlı idiler; saygı alameti olarak börk ve başlıklarıçıkarmak adet halinde idi. 

Bozkır Türktopluluğunda el sanatları ileri idi. Dünyanın en geniş imparatorluklarını kurmuşolan bozkırlı Türkler büyük ölçüde ve çağına göre daima yüksek bir harpsanayiine sahip bulunmuşlardır. Bu üstünlüğü sağlayan vasıtalarından biri demirdi. 

Demir 

Demir işleyicilik, madencilikteson safha olarak görünmektedir, ondan önce bakır, bronz ve altın işleyiciliğivardı. Bunlardan ilk ikisine taş devrini aşan hemen her kültürde tesadüf ediliyor.Afanasyevo kültür çevresine dahil Minusinsk ve Altay bölgelerindeki buluntu yerlerindeM. Ö. 3000’lerden kalma bakırdan yapılmış bıcak, biz ve teller, küpe ve diğersüs eşyası ele geçmiştir. İlk Türk kültür merkezlerinden gösterilen Andronovokültür çağında ise -bütün Orta veKuzey Asya’da ilk defa- altun ortaya çıkmakta idi. Bu devirde “çok kudretli vezengin bir sosyal hayatın müşahede edildiği” Altaylar’da gerçek bir “altınendüstrisi” merkezliği durumu vardı. Buradaki madenciliğin tesirleri, güneydeTanrı dağlarına kadar hissediliyordu (M.Ö. 2. bin). “İndo-Germenci”lertarafından bile Hind-Avrupa’lı halk üzerine, madencilik bakımından, Altaylı tesirikabul edilmiştir. 

Fakat ekonomide ve askerliktemühim olan asıl maden demirdir. Demirin ilk keşfedildiği yer olarak bazen Afrika,bazen Güney Hindistan, bazen doğu Anadolu gösterilmiştir, M.Ö. 4. binlerdeMısır’da, daha sonraları Çin’de, Troya’da ve Mezopotamya’da demirintanındığı ileri sürülmüş ise de, bunlar, doğru olsa bile, tarihî bakımdan fazlabir değer taşımaz. Çünkü meteor ve tellürik (filiz) halde bulunan bu demir materyalson derece azdır ve faydası hemen yok gibidir. 

Gerçek demir çağı bumadenden bol miktarda alet ve silah yapılması ile başlar. Bunlar da Altaylar’da,Yenisey Nehri’nin kaynak bölgelerinde –eski Türk kültür merkezleri etrafında-mevcut olmuştur. Altaylılar, bilindiği üzere çok eskiden beri mahir demirciler olarakbilinirler. 

Tarihî devirlerde de aynıbölgede (bilhassa Salınçak ve Onugug havalisi) yüksek kalitede sert ve yumuşakçeliklere tesadüf edilmiş, Kuzey Altaylar’da demir eritme ocakları, Göktürklerçağından, Ulan-ede (Baykal’ın doğusu) yakınında, demir ocak ve döküm yerleriortaya çıkarılmıştır. Çin kaynaklarına göre, Yenisey’in yukarı mecrasıdolaylarında eskiden beri demir cevheri toplanırdı. Abakan havalisinde yüksek vasıftamıknatıs ve Tuba ırmağı boyunca demir cevheri bulunuyordu. Yani insanlık tarihindebir çağın açılmasına başlangıç teşkil edebilecek miktarda bol demir madenininvarlığı eski Türk ülkesinde fark edilmiş ve işlenmeğe geçilmişti. Kurganlar’daelde edilen malzemeden demir işleyiciliğinin Orta Asya’daki tarihi kesin tepitedilememiş ise de, bunun her halde M.Ö 2. bin başlarına rastlaması gerekir, zira dahao tarihlerde Türkler’in geniş sahalara hükmedebilmeleri, sürat bakımından at’ınsağladığı üstünlük yanında, vurucu silah olarak demir alet ve vasıtaların çoksayıda kullanılması ile açıklanabilir. 

İlk tarihi büyük Türkİmparatorluğunu kuran Asya Hunları’nın, ancak atın sürati ve demirin vurucugücünün bir arada değerlendirilmesi ile anlaşılması mümkün bu başarılarının,daha önceki asırlarda, ayın sahadaki imkanları ile desteklenmiş olması gerekeder.Nitekim M.Ö.1.bin olarak tarihlenen Kargalı kurganının (Tanrı Dağlarında) 1.katında demirden yapılmış eşya bulunmuştur ve bu tesir buraya Yenisey bölgesindengelmiştir. Diğer taraftan en aşağı M.Ö. 1400’lerde Altayların batısında bolmiktarda demir üretildiğini söyleyen W. Ruben’e göre “tarihi belgelere dayanarakbu eski Türk sahasını demir kültürünün doğduğu yer kabul etmekte mecburiyetvardır”. Çin kaynaklarında muhafaza edilen en eski Türkçe kelimelerden birinin dedemir (tieh-fan) olduğunu (ve Kılıç=king-lu) belirtelim. 

Bundan sonra dünyayayayılmağa başlayan demir çağının istikameti ve tarihleri şöyledir: Hindistan’daM.Ö. 2. bin sonları, Mısır’da 1200, Doğu Akdeniz’de 1100, Orta Avrupa’da 800,Çin’de 300 yılları. 

El Sanatları 

Demircilik ve madencilikbaşlıca meslekleri arasında bilinen bozkır Türk topluluğunda mükemmel kılıç,kalkan, kargı, mızrak, temren imal edilirdi. Türk kılıçlarının hayvan figürlükabzaları altın levhalarla kaplanır ve kıymetli taşlarla süslenirdi. Kemertokaları, kayış uçları, kav mahfazası, ok kutu (sadak)’ları, zırhlar, tolgalarçok kere işlemeli altın ve gümüş ile bezenir, madenî tabaklar, maşrapalar,heykeller bazıları birer sanat eseri değerinde olarak Türkler tarafındanyapılırdı. Çin’den Tuna boyuna kadar bozkırlara serpilmiş binlerce mezardan bueserler bol miktarda çıkarılmıştır. 

Ayrıcakazanlar, ibrikler, kovalar, içinde yüzlerce insanın barındığı otağlar, arabalar,at teçhizatı; eyer ve koşum takımları bozkır Türk topluluğunda ne kadar kalabalıkbir zenaatkar kesimsinin bulunduğunu gösterir. Halıcıları, kilimcileri, çizmecileri,çorapçıları, börkçüleri, dokumacıları ve terzileri de bunlara ilave etmeklazımdır. 

BozkırTürk halkı arasında mahir marangozlar, tahta oymacılar da vardı. Asya Hunları masa,koltuk, dolap, karyola yapıyorlar ve perde kullanıyorlardı. Bu Hun ev eşyasındançoğu Çin’e de geçerek moda haline gelmişti. Eski Türkler, elbiseleri için ütübile kullanmakta idiler. 

Şehir 

EskiTürkler yaz ayları için zaruri olan yaylak hayatı dışında, kışın barınmaküzere evler inşa ediyorlardı. Asya Hunları’nın kurban için binalar yaptıklarınıkaydeden Çin kaynaklarına göre, Göktürk hakanlarının sağlam merkezleri vardı(kitabeler: ev, bark). Esasen Türk hükümdarlarının biri yaylaklarda, ötekivadilerde, su kıyılarında olmak üzere iki merkezleri bulunurdu ve ikincisi evlerdenkurulu iskan yerleri idi. İlteriş’in Çugaykuzu (yazlık), Karakum (kışlık),İstemi’nin Akdağda (yazılık), Isık Gölü yanında (kışlık), Tong-Yabgu’nunTokmak (kışlık) vb... II. Göktürk hakanlığı kışlık başkentinin Orhunkitabelerinin bulunduğu yerde şehir halinde olması mümkündür. Zira mahiyetini iyibildiğimiz bu hatıraların dağ başlarına, ıssız yerlere dikilmesi bir mana ifadeetmezdi. 

Bundan başka,kitabelerde zikredilen iskan mahallerinden Amga-Kurgan bir kale olmakla beraber,Toğubalık herhalde birşehir idi. Uygurlar tarafından kurulan (Mo-yençur zamanında,747-759) Ordu-balık (Kara-balgasun yanında) şehrinin bazı kalıntıları mevcuttur.Hazarlar’ın Belencer ve Semender adlı şehirleri vardı. Başkent İtil-Hanbalıkhakkında İslam kaynakları geniş bilgi vermişlerdir. İtil Bulgarları’nınbaşkenti ünlü Bulgar şehrinin harabeleri bulunmuştur. Tuna Bulgar şehirleriarasında, sarayları ve su tesisleri ile bilhassa iki tanesi meşhurdur. Pliska vePreslav. Fakat ne diğer bir Uygur kasabası olan Bay-balık’tan ne de DoğuGöktürkler’i şehirlerinden bir iz kalmamıştır. 

Bunun sebebi,belki eski Türkçe’de şehir manasındaki “balık” sözü ile açıklanabilir. Bukelime asılında balçık (çamur) ifade eder. Demek ki Türkler’in kurduklarıkasabalarda binalar daha çok çamur (kerpiç) ile yapılıyor, taştan inşa edilmiyordu.Veya senenin ancak yarısında kullanılan bu meskenlerin sağlam olmasına pek ehemmiyetverilmiyordu. Asya Hunları’nın, evleri “dövülmüş toprak”tan yaptıklarınaÇim kaynaklarında işaret edilmiştir. Ayrıca, eski Türkler’in ahşap meskenleryapmağı tercih ettiklerine dair deliller vardır. Hazarlar’ın ve VolgaBulgarları’nın evleri ahşaptı (yalnız İtil’de hakan sarayı ile Şarkel kalesitaş ve tuğladan inşa edilmişti). 

Türklerşehir surlarını bile çok kere kalın ağaç kütüklerinden (çit şeklinde)yapıyorlardı. Attila’nın Orta Macaristan’daki başkent şehri, küçük ve büyüksarayları, halkın evleri, askerî garnizonları, silah ve erzak depoları ile baştanbaşa ahşap yapılardan ibaretti. Attila’nın ve hanımının gümüş ve altınlevhalar kaplı bölmelerle salonlara ayrılmış, tahta oyma süsleri ile bezeli,masalar, iskemleler, dolapların bulunduğu saraylarını anlatan Priskos, bir de Romalıustalara yaptırıldığını söylediği hamamdan bahseder. Bu münasebetle zikredelim kiTürkler’de eskiden beri yıkanma yaygın bir adet halinde idi. Zira kutsal sayılansuyun insanı günahlardan temizlediğine inanılıyordu. 

Çinkaynaklarında Türk kavimlerinden bazılarında giyilen bir elbisenin yıpranıncayakadar çıkarılmadığına dair olan kayıtlar mübalağa sayılmalıdır. Bu esasenimkansız olduğu gibi, yine ayın kaynaklar mesela Hun boyunun fertlerinin günde üçkere yıkandıklarını söyler. İtil Bulgarları’nın ve Hazarlar’ın hamamlarıvardı. Tuna Bulgarları, Hıristiyanlığın kabulünden iki yıl sonra (866’da) PapaNikolaus I’e başvurarak, rahiplerin onlara haftada iki gün (Çarşamba, Cuma)yıkanmayı yasaklamalarından şikayet etmişlerdi. Priskos’un bahsettiği hamam daaynı geleneğin bir şahididir. Eski Türkler’de yalnız siviller için değil,ordularda da seyyar hamamlar (Çerge) vardı ve bu usul Selçuklular’dan Bizans’ageçmişti. 

EskiTürkler, nadir de olsa surlu şehirde yaptırmışlardır. Meselâ Hun tan-hu’suÇi-çi’nin M.Ö. 36’da Çinliler tarafından yıkılan, başkenti böyle idi. AyrıcaHunlar Kan-su’da Gu-tsang adlı bir şehir kurmuşlardı. İtil şehrinin 4 kapılı birsuru vardı. Fakat Türkler umumiyetle surla çevrilmiş, kapalı şehirlerdenhoşlanmamışlardır Tonyukuk’un sözleri), çünkü bu, kendilerine en tabii gelenyaşayış tarzlarının icabı idi. Bilge Kağan’ın memlekette Çinliler gibişehirler kurma teklifini, Türkler’in artık “göçebelikten şehirlileşmeğedoğru” ileri bir adım ifade eden arzusu şeklinde tefsir yerinde değildir. 

Kendi kültürleri ilemağrur oldukları bütün vesikaları ile bilinen Göktürler’in bugün Batımedeniyetinin tesiri sonucu olarak üstün saydığımız yabancı bir kültüre geçmekgibi bir niyetleri yoktu. Aksi halde Türkler bunu asırlarca öncegerçekleştirebilirlerdi. Yukarıdan beri zikredilen Türk şehirleri de “yerleşik”hayat özentisinin mahsulü değildi. 

Esasensadece istek ile de şehir kurulamazdı. Bunun için kesif ziraî kültüre vedolayısıyla önce köylerin teşekkülüne ihtiyaç vardı. Halbuki herhangi bir yerdeşehir meydana gelmesi için varlığı zaruri köy grupları biçiminde iskan, hayattarzları icabı, Türkler’de görülmemektedir. Bu nokta Peçenekler, Oğuzlar,Hazarlar ve İtil Bulgarları için bilhassa belirtilmiştir. Bununla beraber,yukarıdakiler gibi, askerî mahiyette kaleler ve şehir-kaleler Türkler’de mevcutolmuştur. 

Mesela,Göktürkler çağında, harabeleri hala da görülen Çargelan, Çumpal, Caldıvar,Atbaş, Sırdakbeg (veya Kuyungar-baş), Manakeldi vb. kaleleri Tandı Dağları ve dahaziyade Isık Göl dolaylarında sıralanmış olup, stratejik olduğu kadar, ipek yoluüzerinde bulunmaları sebebi ile, ticarî yönden mühim müstahkem mahallerdi.Fergane’de Pençikent’te Göktürk devri harabelerinin rastlandığı bölgelerdebunların, askerî değerde, daha bir çok benzerleri bulunuyordu. Aspara, Kayında,Şiş-tübe, Ak-su, Ak-tepe, Tölek, Sukuluk, Cul (veya Cil-arık), Çumuş, Sarığ,Yakalığ kale-şehirleri ve daha birçok kervansaray ve küçük kasaba, ya Karluklartarafından kurulmuş veya Göktürk çağında gelişip Karluklar zamanında ehemmiyetidevam etmiş yerlerdi. Hazarlar’da Şarkel kalesi müdafaa için kurulmuştu. 

TunaBulgarları’nın Pliska v Preslav şehirleri de aslında birer kale idi. İtil ve Bulgarşehirlerinin ticarî yönden ehemmiyetini söylemişti. Tıpkı buraları gibi birçokOğuz şehirleri de Karacuk, Sütkent, Altun-tepe, Yengikent, Çuy-tepe, Savran, sayram,Karnak, Kurıkul-tepe, Cend, Suğnak, İşkan, Çardarı, Bayır-kum, vb. 10. asırdakurulmuş yine yol güzergahında ve ticarî yönden faal merkezlerdi, çünkü ticaretmeselesi Bozkır Türk devletinin üzerine ehemmiyetle eğildiği bir siyaset çizgisiidi. 

Ticaret

Türk devletleri komşumilletlere umumiyetle canlı hayvan, deri, kösele, kürk, hayvanî gıdalar satarlar,karşılığında hububat ve giyim eşyası alırlardı. Asya Hunları, Göktürler,Uygurlar Çin ile, Batı Hunları Bizans ile bu esaslarda ticaret anlaşmalarıyapmışlardı. Türkler’e Çin’den pirinç, ipek, ipekli kumaş, arpa, Roma veBizans’tan da diğer ihtiyaç maddeleri gelir, Türkler de onların muhtaç olduklarıve Türkler’de mevcut, eksikliklerini tamamlarlardı. Margus Antlaşmasının (434) birmaddesi Bizans-Hun ticarî münasebetlerinin tanzimi ile ilgili idi.

Çin-Hun sınır kasabalarındacereyan eden ticarî faaliyetlere Çin büyük ehemmiyet verirdi. 734 tarihli anlaşma ileLing-çu’daki So-fang şehrinin ortak Pazar yeri olmasına karar verilmişti. Orhunkitabelerinde de devletin sağlamlığı ve halkın refahı için ticaretin ehemmiyetibelirtilmiştir.

Fakat Türkler’le komşularıarasında şiddetli rekabetlere sebep olan büyük kazanç vasıtaları da vardı ki,bunların başında, Çin’den başlayıp Akdeniz kıyılarında nihayete eren meşhuripek yolu kervancılığı geliyordu. Daha I.Göktürk Devleti kurulduğu zaman İstamiAnuşirvan ittifakı sonucunda Ak-Hun-Eftalik Devletinin yıkılmasına ve sonra daİran’a karşı Türk-Bizans antlaşması gibi milletler arası çapta siyasîmünasebetlere sebep olan (yk. Bk.) bu yolun geçit yeri olan İç Asya bölgesi, taHunlar’dan Uygur hakanlığının sonuna kadar aşağı yukarı 1000 sene müddetleTürk ve Çin siyasetinin hakim olmak istediği bir ana hedef vasfını taşımıştı.

Türkler hiçbir zaman bütün Çin’i istilagayesini gütmemişler, Çinliler de devlet sınırlarını Türk hakanlıkları başkentbölgesi olan Orhun ve Ötüken’e kadar genişletmeği düşünmemişlerdir. Türklerkarşısında Çin, ipek yolu transitini elinde tuttuğu müddetçe müdafaada kalmağıtercih etmiş, Türkler de Çin’e sık sık yaptıkları baskı ile onu zayıf durumdatutup İç Asya’da Türk hükmünü yürütmek istemişlerdir.

Hunlar ve I. Göktürkler zamanındagerçekleşen bu maksat, 9. asrın 2. yarısında Doğu Türkistan’da Uygurlar’ın,Batı Türkistan’da Türgişler’in ve bilhassa Karluklar’ın kurdukları siyasîteşekküllerle tekrarlanmış, nihayet 751 Talas savaşını Karluklar’ın desteği ileİslamlar’ın kazanması Çin’in batı Asya ile ilgisini kesmiştir ki bu da yukarıdaaçıkladığımız, İç ve batı Asya’da Uygur, Karluk, Oğuz Türk şehirleri veülkelerinin mamurluğunu meydana getirmiştir. Bilindiği gibi, Hazar Türk Devleti de,Çin, Orta Asya, yakın doğu ile Doğu ve Orta Avrupa ve İskandinavya arasındakikıtalar arası yolların kavşak noktasındaki mevkii ile, temelleri ticarî siyasetedayanan bir devletti ve başkent Han-balık ile daha sonra İtil Bulgarları başkentiBulgar şehri bu hususta baş rolü oynamıştır. 

Hazar ve Bulgar ülkelerinden başlayarak Ural-Güney,Sibirya-Altaylar-Sayan dağları üzerinden Çin’e ve Amur nehrine ulaşan yol da canlıbir ticarî faaliyete sahipti. İpek yoluna kuzeyden paralel uzanan bu yola“kürk-yolu” denilmektedir. Buranın asıl ticaret metaı: sincap, sansar, tilki,samur, kunduz, vaşak vb. kürkleri idi. Başlıca tüccarlar da Ogurlar (Btı Türkleri)ile onlardan bir kol halinde gelişen Bulgar Türleri idi. Karadeniz kuzeyidüzlüklerinden Balkanlar’a giden Tuna Bulgarları bu defa Avrupa-Bizans yolununhakimleri olarak iktisaden yükselmişler, Balkanlar ve Doğu Avrupa’da o devrin enzengin şehirlerini kurmuşlardı (Preslav, Pliska şehirleri).

Ziraat 

Oğur Türkleriaynı zamanda iyi çiftçi idiler. Kendilerini Doğu Türkleri’nden (Hunlar-Göktürler,Uygurlar, Oğuzlar) ayıran başlıca vasıf ta, tacirlikleri yanında, bu yaygın ziraatkültürüne bağlı oluşlarıdır. Bununla beraber Doğu Türkleri’nin elverişlibölgelerde ziraatla da meşgul oldukları görülüyor. Çölden ayrı düşünedilmesigereken bozkırlar sahasının çoğunluğunu otlarlar teşkil etmekte ise de, ziraatamüsait yerleri de vardı. Mesela Çin kaynaklarına göre Hunlar buğday, darı ekipbiçiyorlardı. Bir Çin yıllığı, şiddetli soğuk yüzünden bir sene Huntopraklarının ekin vermediğini yazar. Yine aynı kaynaklar bir Hun buğday cinsi ile,bir Hun fasulyesinden bahsederler. Altay ve Sayan dağlarında hububat ziraatının en az3 bin yıldan beri yapıldığı, arkeolojik kazılara dayanılarak ilerisürülmüştür. Göktürkler’de her ailenin ekip biçtiği, suladığı arazisivardı. 

Kapagan Kagan’ınÇin ile 100 bin hu (12500 ton) tohumluk darı teslim etmesi hükmünü taşıyordu. Butarihi bilgiyi arkeolojik kazılar desteklemektedir. Hunlar zamanında Altay bölgesindeaçılmış sulama kanallarına tesadüf edilmiştir (Başkaus’da Çulışman ırmağıyakınlarında). Tötö ırmağından açılan kanal ve bölgeye yakın Ak-tura kanalıAltaylar’daki tarım işaretleridir. Selenga-Baykal gölü arasındaki, Ivolgi veİlmova adlı yerlerde çeşitli saban demirleri (Çin’den ithal), oraklar, değirmentaşları bulunmuş, ayrıca hububat muhafaza etmeğe yarar çukurlar görülmüştür.Selenga bölgesinde Göktürkler’e ait kurganlarda, kürek ve pulluklararastlanmıştır. Bu çağda da birçok muntazam sulama kanalları açılmıştır. Göktürkler zamanında da kullanıldığıanlaşılan Tötü kanalının boyu 10 kilometreye yakındı. O kadar yüksek teknikbilgiye dayanmakta idi ki, Ruslar 1935’de bu kanalı aynen kullanmağa kararvermişlerdi. Bazı Karluk ve Oğuz iskan yerleri de aynı şekilde sulanmakta idi. 

Bozkır devletininekonomisi, mağlup ve tabi memleketlerden alınan yıllık vergiler ve hediyelerdenbaşka, halktan tahsil edilen vergilerle destekleniyordu. Asya Hun İmparatorluğu’ndahususî memurlar vergi toplarlardı. Bu memurları kovmak cüretini gösteren MoğolO-huan’lara karşı sol To-ki “kralı” savaş açmıştı.Göktürkler ve Oğuzlar maliye ve tahsil memurlarına amga (veya ımga)diyorlar, devlet hazinesine “ağlık” adını veriyorlardı. Tahsilat her halde aynîolarak yapılıyordu. Hazarlar’da Islav kavimleri ev veya saban başına bir kılıçveya bir samur derisi (para nadir viriliyor). 

Bulgarlar da ev başına birsamur kürk vergi veriyorlardı. Kumanlar’ın büyük gelir kaynaklarından biri deVolga havzası –Kırım (Suğdak limanı)-Karadeniz-Trabzon arasındaki işlek ticaretyolundan sağladıkları vergi ve gümrük resimleri idi. Ayrıca taitiyle geniş Altaylarbölgesinde demir hunlar’ın ve Gök-Türklerin, Maroş havzasında tuzlalarBulgarlar’ın, Kafkaslar’dan altun ve gümüş madenleri Hazarlar’ın kontrolüaltında idi. Asya Hunları’na ait para çıkmamıştır. Bazı Türk kurganlarındaÇin paraları ele geçmiştir. Türk parası Gök-Türkler (Türgiş-ler) çağındabaşlıyor görünmektedir. Bazısında Türk geleneği uyarınca damgalar da taşıyan buparalardan bir kısmı Sogd harfleri ile Türkçe, bir kısmı Soğdca yazılıdır. 

Yazı ve Matbaa 

Kendilerine mahsusyazıları olduğun kesin olarak bildiğimiz Türk kavmi 8. asırdan kalma kitabeleri ile,Göktürkler’dir. Fakat Türkler’in daha önceki çağlarda da şüphesiz yazılarıvardı. Zira çok geniş sahalara yayılmış büyük imparatorluklarını yazıolmaksızın idare etmek müşküldü. Ne kadar yazıktır ki, eskir Türk kültüryadigarlarının çoğu gibi, yazılı vesikalar da bozkırların fırtınalı girdabındakaybolup gitmiştir. Nitekim kaynaklarda bunu doğrulayan bazı işaretlere tesadüfedilmektedir. Göktürkler’den önce Ak-Hunlar’ın yazılar vardı ve bu,Göktürkler’inki gibi idi. Bizanslı tarihçi Prokopios’a göre (6. asır) Oğurboyları kendi yazılarını da kullanırlardı. Oğurlar’ın yazıyı bildikleri,dillerinde “yazı kelimesinin bulunmasından da bellidir. İstemi Yabgu’nun 568yılında Bizans imparatoruna yolladığı mektup “iskit” (Türk) yazısı ile idi. 

576’larda T’a-po Kaganiçin Çince bir Budizm kitabının Türkçe tercümesi yapılmıştı. Priskoshatıralarında Hun katiplerinin kendi dillerinde yazdıkları metinleri Attila’yaokuduklarını söyler ki bu, Altheim’e göre Avrupa Hunları’nın kendi yazılarınımevcut olduğunda şüphe bırakmamaktadır. Orhun alfabesine nispetle daha az gelişmekaydetmiş olan Tun Bulgarları yazısı, buHun yazısının bir devamından ibarettir ve demek ki 4. asırda doğudan Avrupa’yagelen Hunlar yazılarını da birlikte getirmişlerdi. 

Asya Hun yazısı oldukçayaygın görünüyor. Çin yıllıklarında şöyle haberler vardır: “Uygurlar’ınataları Kao-kü’ler Çince yazarlar, fakat Hunca da yazarlardı... Klasikleri Hun diliile okurlardı...”. “Hua-guo’lar dış ticaret işlerinde koyun derisi üzerine Hunyazısından istifade ederler”. Buna rağmen daha sonraki devirlere ait bazı Çinyıllıklarında Hunlar’ın yazısı olmadığı veya Göktürkler’in bazı yazıbilmediklerine dair haberler Türkler’in Çince okuyup yazma bilmedikleri şeklindeanlaşılmalıdır. Nitekim son haberden aşağı yukarı 40 sene kadar önceki birkayıtta Göktürk yazısının milattan önceki çağlardan kalma bazı örnekleri ortayakonmuştur. 

Isık Göl civarında1970’te açılan Eksik Kurganı (Altun elbiseli adam’ın mezarı)’nda ele geçen birgümüş çanak içindeki Orhun alfabesi ile yazılı iki satırlık kitabe M.Ö. 5-4.yüzyıllar olarak tarihlenmektedir. Ayrıca Tanrı Dağlarında Kurday mevkiinde M.Ö. 2.yüzyıla ait Tür yazılı (5harfli) diğer bir kitabe bulunmuştur. İleridekiaraştırmalar bu örnekleri çoğaltacağa benzemektedir. 

Göktürk yazısının kaynağıhakkında birçok görüşler ileri sürülmüştür. Bunlar arasında en fazla itibargöreni Orhun kitabelerini ilk çözmeğe muvaffak olan (26 kasım 1893) DanimarkalıBilgin V. Thomsen tarafından ileri sürülen, eski Aramî alfabesine bağlanma idi. Fakatson zamanlarda, Orhun yazısı ile “Armazîque” (Kuzey-İran-Kafkas’da M.Ö.2.asırn ilk yarısı) denilen yezı nevi arasında daha kuvvetli irtibat kurulmakistenmiştir. Bununla beraber aradaki münasebet pek zayıf görünmektedir (Türkalfabesinin 38 harfine karşılık “Armazique” de 22 harf vardır ve aralarındakişekil yönünden benzerlik ancak 10 harfe inhisar etmektedir). Islavlar, İranlılar,Çinliler, Hindliler ve Moğollar “runique” karakter kullanmamışlardır.Göktürkler harflerine karakteri bakımından (runique) yakın düşen alfabe eski Germen“run”larıdır ki bu ikisi arasında da, Altheim’in ifadesi ile, “ne tarihî, nede linguistique bir ilgi kurmak mümkün değildir”. O halde en makul yol Türk yazısının kaynağıni yine Türkçevresinde aramaktır. 

Orhun alfabesi Orta Asya’danetrafa yayılarak, çeşitli bölgelerdeki izlerine ve vesikalarına göreUzak-Doğu’dan Orta Avrupa’ya kadar uzanan sahada, ortak bir yazı vasfınıkazanmış görünmektedir. 

Uygurlar kitap basma tekniğinide biliyorlardı. Bu 8. asrın 2. yarısından beri Çin’de mevcut sayılan “blok”usulü yani bir nevi teksir değil, fakat çağdaş matbaanın esasını teşkil edenmüteharrik harf sistemi idi. V. Le Coq ve Grüwedel 1902-1907 yıllarındaki araştırmagezilerinde Turfan’da Uygur dilinde sert ağaçtan yapılmış, yüzlerce harfbulmuşlardı. Sonra (1906-1909) P. Pelliot’nun Tun-huang’da tesadüf ettiği Türkçeharfler dünyada matbaa tipi hurufatın en eskileridir. Nihayet Uygur yazısı Moğollartarafından kullanılmış, Timurîler devrinde resmi yazılar, Altun Ordu devrinde“yarlıg”lar, 15. asır ortalarına kadar Orta Asya’da ortak yazı olan Uyguryazısı ile yazılmış ve bu günkü Mançu ve Kalmuk yazılarının esasını teşkiletmiştir. 981 yılında Uygur hakanı Arslan Han’ı başkentinde ziyaret eden Çinelçisi Van-yen-tö’nün kaleminden Doğu Türkistan Uygurları’nın, saray, kültür,sosyal ve iktisadî hayat ve durumları hakkında dikkat çekici tasvirler verilmektedir. 

Sanat

Her kültürünolduğu gibi Bozkır kültürünün de kendine mahsus bir sanat anlayışı vardır ve buanlayış birçok eserler vermiştir. Bunlar hayat şartlarına uygun olarak vehayvanlarla yakın ilginin tesiri ile, taşınabilir malzeme üzerine işlenmiş “Hayvanüslubu” (Aminal stiyle) mahsulleridir. Eski Türkler’in, altun ve gümüş gibikıymetli madenlere tatbik ettikleri sanat eserleri ve hükümdarların otağlarına,tahtlarına ve Türk topluluğunun zevk inceliğine dair, 518 yılında kuzeyHindistan’da Ak-Hun hükümdarı Mihiragula’yı ziyaret eden Çinli Sung-yun, 568’deİstemi Kağan’ı Tanrı dağlarındaki Altun Dağ mevkiinde ziyaret eden Bizanslıelçi Zemarkhos ve 629 senesinde Batı Göktürk Hakanı Tong Yabgu’nun misafiri olanBudist rahip Hiuen-Tsang vb. nin müşahedelere dayanan hatıra notları ziyadesiyle ilgiçekicidir. 

FakatTürkler’in Kül-Tegin ve Bilge Hakan’ın anıt-kabirleri nevinden bazı eserlere desahip oldukları malumdur. Her iki abidenin inşasında duvarlarına kahramanınsavaşlarını canlandıran tasvirlerin yapılmasında Çin’den gönderilen saraysanatkar ve ressamlarının emeklerinin geçtiği kesindir. Bunu hem Çin kaynakları, hemde kitabeler teyit etmektedirler. Çin imparatoru her iki abideye Çince birer kitabe deilave edilmesini arzu etmişti. Ancak ölülerin hatıralarına kitabe dikilmesi vesanatkarâne yapılar inşa edilmesi o çağda Türkler için bir yenilik değildi.Nitekim aynı Çin kaynakları Göktürk Devleti’nin daha başlangıç yıllarında(553) umumî bilgi verirken şu açıklamayı yapıyorlardı: “... kabir üzerine binainşa ederler, bunun duvarlarına ölünün şahsını ve hayatta iken katıldığısavaşlardan sahneleri renkli olarak işlerler... Mezarlara ölünün kimliğini bildirenkitabe dikerler...” 

“Türk büyüklerininhatıralarının gelecek nesillerde muhafaza edilmesi için kitabeler yazıldığıhususuna Omurtag Han’ın (814-831) Tırnova kitabelerinde de temas edilmiştir. İlgilitabirlerin, Türkçe oluşları da bunu gösterir: bengütaş (Abide, anıt) bitigtaş(kitabe), bark(anıt-kabir), bedizci (ressam ve nakışcı) vb. Fakat Kül-Tegin ve Bilge“bark”ları mahvoldukları (veya ilmî kazılar henüz yapılmadığı) için mimarive süslemede Çin ve Türk unsurlarını tespit etmek imkansızlaşmakta, bozkır güzelsanatlarının bu sahalardaki hususiyetleri ortaya konamamaktadır. Şimdilik bildiğimiz,bir Türk askerinin mezarında ele geçen ve “Türk ırkının bütün hatlarınıortaya koyduğu” iddia olunan bir heykel ile, II. kitabenin bulunduğu yerde, 1958’deyapılan kazıda ortaya çıkarılan Kül-Tegin’in çok güzel yontulmuş mermer büstüve kaba bir kadın heykelidir. Kül-Tegin’in büstü gerçekten Türk çehresini safbiçimi ile gösteren bir sanat eseridir. 

Bulgaristan’dakiKurum Han’ın bozkurtlu kaya kabartması da bu eski geleneğin devamından ibarettir.İnsan şeklinde çok kaba yontulmuş, hantal taşlar olan “balbal”ları ise sanateseri saymak doğru olmaz. Bunlar kabirde yatan hayatta iken savaşta öldürüldüğü veöteki dünyada kendisine hizmet edeceğine inanılan kimseleri temsil eden dinîmahiyette işaretlerdir. Bu inanç Bulgar Türkleri’nde ve Macarlar’da da görülür.Orta Asya Tuna arası bozkırlarda bol sayıda tesadüf edilen, ön taraftaki sağellerindeki birer bardak tutar şekilde yontulmuş “taş-nine”lerde de bir sanatendişesi bahis konusu değildir. Bozkır Türkleri’nde renkli taş ve gümüşkakmacılık, halı ve kilim dokumacılığı, gergef işçiliği ve otağcılıksanatlarının çok ileri olduğunu da belirtmemiz gerekir. 

Müzik 

EskiTürk topluluk hayatında müziğin mühim bir yeri vardı. Yukarıda Priskos’adayanarak büyük müzikli ziyafetinden bahsettiğimiz Attila, sefer dönüşündebaşkente girerken, saflar halinde dizilmiş güzel giyimli Hun kızlarınınsöyledikleri Hun şarkıları ile karşılanmıştı. Attila Burgond kralına bir Hunorkestrası göndermişti. 

Çinkaynakları 28 çeşit Hun halk türküsünden bahsetmişlerdir. Çinliler Asya Hunsazlarından bazılarını Kung-hu, Bi-li, P’i-pa, P’e-li, Ku-sie adları ilezikrediyorlar. Fakat bunların telli mi nefesli mi oldukları bilinmiyor. AyrıcaTürkler’de askerî muzıka (bando, mehter’in ilk şekilleri) yaygındı. GöktürkUygur bandolarında şüphesiz davul başta olmak üzere, çeşitli borulu çalgılar dabulunuyordu. Eski Türkler söyledikleri besteye ır (veya yır), sazlarla çalınanmelodiye bu kög ve ır’lardan her gün 9 tanesinin icrası gerekirdi. Bu hakimiyetalametlerinden idi. 

Türkmüzik alatleri arasında Çinliler’in Hyu-pu adı ile zikrettikleri kopuz, şüphesizbozkır Türk folklorunda çok mühim yeri olan bir çalgı idi. Destanlar, kahramanlıkmenkıbeleri, milletin neşeli ve acı gün hatıraları, aşk türküleri, saz şairleritarafından kopuz çalınarak söylenirdi. Asya Hunları’ndan beri bütün Türklerarasında en çok tanınmış olduğu anlaşılan bu basit, fakat tatlı sesli saz, kopuzadı ile Uygur metinlerinde ve DLT’de geçer. Türkler’in bulunduğu her yerde mevcutolan kopuz, atalarımızla birlikte Mısır, Suriye, Balkanlar, Macaristan, Çekoslovakya,Polonya, Rusya, Ukrayna ve Almanya’ya da girmiş ve oralarda koboz, kubos, kobzo, kopusvb. gibi adlar altında çok sevilen sazlardan biri olmuştur. Bozkır Türk tarihiboyunca bize intikal eden yegâne müzik aleti, bilindiği üzere, Macaristan’da elegeçen Avar Çifte kavalıdır. 

Zaman Hesabı 

Eski Türkler’inzaman hesabı da tabiatıyla Bozkır kültürünün izlerini taşımakta idi. Eski Türktakvimi, her biri bir hayvan adı ile anılan“ 12 yıllık” devre esasına dayanıyordu. Yılların adları şöyle idi. 1. yılsıçkan, (fare), 2.ud (sığır-öküz), 3. pars, 4. tabışkan (tavşan), 5. lu( ejder),6. yılan, 7. Yunt (at), 8. koy (koyun), 9. biçin (maymun), 10. takagu (tavuk), 11. it,12. tonguz (domuz). Bir yılda 12 ay vardı. Aylar birinç (birinci) ay, ikinç, üçüncvb. diye adlandırılmıştı. Bir gün 12 kısım sayılıyor ve her kısma “çağ”deniyordu. Yıl 365 gün, 5 küsür saat itibar edilmekte idi. Günün başlangıcı geceyarısı idi. Yılbaşı Ocak-Şubat aylarına rastlardı. Aslında ay yılına dayanan bu“12 hayvanlı Türk Takvimi’nin Göktürler zamanında, görüldüğü üzere, güneşyılına çevrildiği söylenmektedir. 

Kaynağı çok eski olması gereken, ayrıca 12 yıllık devrenin 5katı 60 yıllık devreler olarak da faydalanılan bu takvim, Göktürkler’de,Uygurlar’da, Batı Türkleri’nde (Bulgarlar) ve muhakkak ki Hunlar’da kullanılmışolup, hem zaman, hem coğrafî yönden çok yaygın bir sistem gibi görünmektedir.Göktürkçe kitabeler Uygur kitap ve hukukî vesikaları, Bulgar kitabeleri ve “Bulgarhakanları listesi” hatta Manas destanındaki bazı hadiseler bu takvimletarihlenmiştir. İslam kaynaklarında, 14-15. asırlarda “Tarih-i Türkî” veya“Sal-i Türkan” adı altında zikredilen bu eski Türk takvimi, son zamanlara kadarOrta Asya’da kullanılmıştır. 

Düşünce ve Ahlak 

EskiTürkler’in bozkır coğrafyasında, at ve demir üzerine kurulu, kendilerine has birkültür ortaya koydukları herhalde anlaşılmış bulunuyor. Fakat bu demirin ve atınmevcut olduğu her yerde böyle bir kültürün doğup geliştiği manasına gelmez.Nitekim sonraki asırlarda, hem de aynı coğrafî bölgede, her iki unsura sahip olanbaşka kavimler, farklı kültür tiplerinde yaşamağa devam etmişlerdir. Çünkü birkültürün meydana gelmesi için yalnız maddî imkan ve iktisadî faktörler kafideğildir. İnsan unsuru da bunda tesirli olur. Aynı şartlar içinde yaşayan çeşitlitoplulukların kültürlerinde görülen farklar, insan gruplarının sosyal telakki vepsikolojilerinde ayrılıklardan ileri gelir. Buna göre de, bozkır kültürünü yaratanTürkler’in kendilerine mahsus bir düşünce sistemi ve ahlak anlayışına sahipolmaları lazımdır ki, bu müsbet ilim yönünden şöyle açıklanabilir: 

EskiTürkler’e at, insan ruhunu okşayan iki beşeri imkan sağlamıştır: At üstündeinsanın kendini başkalarından daha üstün hissetmesi ve atın sürati sebebi ile,kısa zamanda istenilen yere ulaşabilme iştiyakının tatmini. Bozkırlı Türklertarihte bu hususları gerçekleştiren ilk topluluk olarak görünürler. Birincisi, yaniüstünlük duygusu, eski Türk’te, O. Menghin’in ifadesi ile “beylik gururu(Herrenstolz)’unu yaratıyor, ikincisi de geniş ufuklara hükmetme arzusunukamçılıyordu. Bunu fiiliyat sahasına çıkarmak için gerekli araç ise elde idi:demir. 

Hükmetmeisteği aslında bir içgüdü olup, her insanda vardır ve şuur altı bir kuvvet olarakyaşar. Bu içgüdünün aynı zamanda ilk fırsatta başkalarını sömürmek için debir vasıta vasfı taşıdığını dünya tarihi gösteriyor. Bazı milletleri bu yolasürükleyen husus, onlarda “Beylik gururu”nun eksikliğidir. Beylik gururu, sadeceöğünme vesilesi olan basit bir psikoloji değildi. Asıl özelliği karşılıkbeklemeden koruyucu olmasıdır. Bu ise hüküm altına alınmış insanları sevmeğigerektirir. İnsan sevgisinden doğan koruyuculuk adalet, hürriyet ve eşitliğigetirmiştir. Türkler’in tarihte çeşitli kavimleri idare etmekte gösterdiğibaşarıların kaynağını burada aramak gerekeder ve muhakkak ki, Türkler insanpsikolojisini en iyi bilen, anlayan ve bu sahada Antikçağ medeniyetinin temsilcilerinibile çok geride bırakan bir millettir. 

BunaTürk’ün “gerçekçiliği” denilebilir. Hükmetme duygusu + insan sevgisi +gerçeklik şeklinde özetlenebilecek eski Türk düşüncesinin temellerini ahlakprensibi yapmış, yani hayatında düstur edinmiş insana eski Türkçe’de “alp”denirdi. Türkçe’de her erkek cesur kişidir, fakat alp, yiğit insan demektir. Kanun,hak anlayışı devletin saygı göstermesi gibi manevi değerlerle, cesaret vericimücadele ruhunu teşvik edici “ad verme” ve “and içme” gibi gelenekleri ile“alp”liğin devamı sağlanıyordu; eski Türk topluminde yalancılıktan da nefretedilirdi. Eski Türkler, doğruya, hürmetkâr ve kanuna riayetkâr idiler, buna göre de“nizamcı” bir toplum teşkil ediyorlardı. 

Nizamcı vegerçekçi Türk kafası vehimlerden, hayâlata dalmaktan hoşlanmadığı için, nazarîve metafizik konularla meşgul olmamıştır. 11. asırda yazılan Türk siyaset kitabıKutadgu-Bilig bile, yalnız zihinde mevcut nazariyatın bir ifadesi değil, Türktopluluğunda tatbik sahası bulan hak, adalet, devlet kavramlarının açıklanmasıdır.Eski Türk’ün fiilen yaşanan faal hayata karşı duyduğu tutkunluk, Türkdüşüncesini “mantık ve bilgi teorilerinden” ziyade ahlak ve devlet felsefesinesevk etmiştir. Bu düşünce tarzı, aralıksız hareketler arenası halinde görünenTürk tarihindeki iş (action) süreci ile birleşince, hak ve adalet anlayışıışığında üniversal mahiyette cihan hakimiyeti fikri doğmuştur. “Güneşindoğduğu yerden battığı yere kadar” insanları “töre” himayesine almakşeklinde özetlenebilen Türk dünya hakimiyeti ülküsünün destanlarda, efsanelerde veyazılı kaynaklarda yer almış izleri vardır. 

Destanlar ve efsaneler 

Türk bozkır hayatının– sonsuz mücadelelerle dolu- hatıralarını taşıyan bu çok zengin edebiyatnev’inde kurt’tan türeme, gökten inen ışıktan olma, “Bozkurt”, “KutluDağ” vb. efsaneleri, Türk halkının ızdırap ve iştiyaklarını dile getirenmotifler olarak görülür. Türkler’in batı kolunda geyik de fevkalade kudretledonatılmış olarak rehberlik vazifesi yapar (“sihirli geyik”). 

Kurt, Türk efsanelerindemerkezi bir rol oynamaktadır. Gök-Türk hükümdar sülalesi olan Aşına ailesininatası bir dişi kurt idi (Çin kaynaklarındaki rivayetler). 6-7. yüzyıllarda Türkhalk çevresinde kurt-ata inancı çok yaygındı. Taşlar üzerine bunu tasvir edenkabartmalar yapıyor (Bugünkü Moğolistan’da Bugut mevkiinde, 578-580lerden kalma,kitabeli mezar taşı) ve Gök-Türk hakanlarıatalarının hatırasına hürmeten otağlarının önüne altun kurt başlı tuğdikiyorlardı. Böylece Kurt-başlı sancak hakanlık alameti olmuştu. Ancak butelakki çok eski bir Türk geleneğinin devamı idi. Kurttan türeme inancı AsyaHunları’nda , hatta o tarihlerde batı Türkistan’da oturan Vu-sun’larda dayaşıyordu. Aynı efsane Tabgaçlar’da da vardı. Tabgaç ülkesinde “kurtdağları”, “kurt nehirleri” ve kurt dağının bir tanrısına ait tapınakbulunuyordu. Uygurlar’ın diğer bir menşeefsanesi, bunları da kurt’a bağlıyordu. Türkler’le kurt’un efsanevi ilgisiİslam ve Süryani kaynaklarında da akisler bulmuştu (Gardizi, Mucmal al-Tavarihva’l-kısas, Süryani Mihael). 

Kurt’un Türkçe’deasıl adı Böri’dir ve bu manası ile kelime Orhun kitabelerinde, Uygurca vesikalarda,ve Oğuz Kagan destanında geçer. Çin kaynakmarında, “fu-li” şekli ile yer adı,şahıs adı, kavim, soy adı vb. olarak çok zikredilir. Ünlü Tabgaç hükümdarıTai-wu (424 – 452)’nun lakabı Fo-li (=Böri) idi. Gök-Türk hakanlığının merkezordusu mensuplarına da “Böri” deniyordu. Türkler arasında kurt’a verilen büyükehemmiyet asrımızın başlarına kadar devam etmiştir. Etnoloji ilmine göre kurtmotifi Türkler için “tipik”tir, yani başka kavimlerde görülmeyen bir etnografikbilirtidir. Eski Çin kaynaklarında bile Türkaslından olmayan bazı kavimler “kurt’tan türeyenlerden değildir” şeklindeayırt edilmiştir.

Türk destanlarındakurt, ayrıca yol gösterici buhranlı anlarda imdada yetişen bir varlık olarakgörünür ve meşhur “Bozkurt” destanı bu motifi hikaye eder. Türkler’denMoğollara geçen ananeler arasında bu destan da vardır. Uygurların “Kutlu-dağ”efsanesinde kurt, ülkeye bereket ve saadet getirdiğine inanılan kutlu bir taşınÇinliler’e verilmesinden sonra uğursuzluk çöken memleketin açlığa mahkum olmasıüzerine kendilerine yeni yurt arayan Uygurlar’a rehberlik etmiştir. Badıda (13.yüzyıl) Kumanlar’da yardımına başvurulduğuna dair kayıtlar bulunan kurt’unrehberlik rolu de M. 2. asır ortalarına kadar gitmektedir. 

160-170yılları arasında, yerlerinden ayrılmağa mecbur kalan Tabgaçlar’ın ataları(Hunlar) “garip yaratılışlı” bir hayvanın rehberliğinde yolsuz dağlardanaşabilmişlerdi. Göçü T’ui-yin adlı bir başbuğ idare etmişti ki, Çince olmayanbu ad Türkçe’de “bir yandan diğer yana geçen” manasındadır.Göktürkler’deki kurt=aşına adı da(şimdiye kadarki okunuşları: Asina, Zena, Aşina, Çino vb.) “tipik” olduğunubelirttiğimiz kurt ile ilgili, Moğollar ve diğer Asya kavimleri arasındaki efsane,masal ve hikayelerden başka, eski Roma Romus-Romulus efsanesi ve Ortaçağİtalya’sında, Papa Leon, St. Lupus efsanelerinde vb. Türk tesirine işaretedilmiştir. Daha sonraki geniş araştırmalar da bu görüşü takviye eder mahiyettebulunmuştur, zira Yunanistan’dan Finlandiya’ya kadar bütün Avrupa ve Amerika,Hindistan masal ve hikayelerinde kurt’un, tıpkı Türkler’de olduğu gibi, ikifonskiyon (ata ve rehber) icra ettiği anlaşılmış, neticede, “köpek mitolojisindendaha eski olan kurt mitolojisinin, prehistorik çağlarda Orta Asya’dan dünyayayayıldığı” kanaatine varılmıştır. 

Enbüyük ve eski Türk destanı olan Oğuz hakan destanında, Bozkurt, semavî ışık vegeyik bir arada görülmektedir. Oğuz, mücadele ettiği canavara karşı geyiği yemolarak kullanmış, gökten bir ışık demeti içinde inen kız ile evlenmiş ve yinegün ışığında peydahlanan Bozkurt öncülüğünde dünya fütuhatınaçıkmıştır. Bulgaristan’da Madara’daki ünlü kaya kabartmasında bir süvaribiçiminde gösterilen muzaffer Krum Han’ın yanında normal büyüklükteki kurttasviri Türk bozkurt geleneğinin taşa işlenişinden başka bir şey değildi. Halaçeşitli ülkelerdeki Türkler arasında söylenen masal ve halk hikayelerinde uğurniteleme edilen bozkurt, hem ata, hem de kurtarıcı –rehber vasıfları ile bütünTürkler’ce kutlu sayılmış ve Türklüğün millî sembolü payesine yükselmiştir. 

Eski Türkdestanlarından biri de efsanelere karşı ünlü kahraman Tunga Alper ile ilgilidir.Şair Firdevsî (11. asır)’nin Şehnamesi’nde Afrasyab diye anılan, İran Turanmücadeleleri ve bu Türk başbuğunun hatırası asırlarca Türkler arasındayaşamış, Göktürkler’de, Uygurlar’da adına “yoğ”lar tertip edilmiş, bazıbüyük Türk hükümdar aileleri (Karahanlılar, Uygurlar, Selçuklular) kendilerini onanisbet etmişlerdir. Türkler’in bozkır hayatını anlatan diğer meşhur bir destanıda “Alp’ler devrinin tipik kahramanı” Manas’ın destanıdır. Eski OğuzDestanları’ndan bir parça kabul edilen “Dede Korkut” Kitabı da Bozkır Türktopluluğunun, teşkilat, sosyal bünye, örf ve geleneklerini aksettirmesi itibarıyladestan edebiyatımızda mühim yer tutar. 

Başlıcalarını zikrettiğimizdestanlar ve efsaneler eski Türkler’de canlı bir halk edebiyatının varlığı ortayakoyar. Ancak, bir iki kayıt dışında bunlara ait yazılı metinler bize kadargelmemiştir. Priskos, Attila tarafından Bizans elçilerine verilen ziyafette Hunmüzisyenlerinin refakatinde Hun halk türkülerinin söylendiğini yazar. Yastörenlerinde söylenen lirik matem şiirleri olan “sagu”lar da Türk hakedebiyatının mühim bir kolu idi. Attila’nın ölümü üzerine hun kopuzcularınınsöylediği ağıtlardan birinin, Jordanes (6.asır) tarafından Latince tercümesiverilmiştir. Çin yıllıklarında da, Asya Hunları’na ait, 4. yüzyıldan kalma 4mısralık Türkçe bir manzume zapt edilmiştir. 

Orhun kitabelerinin (731-735)metnini Yolug Tegin hazırlamıştır. Bir görüşe göre de, kendi kitabesinin metninibizzat kaleme aldığı ileri sürülen Tonyukuk, Yolug Teginden önce yer almakta veTürk edebiyatının şahsiyeti belli ilk siması kabul edilmektedir. Adı bizcebilinen ilk Uygur şairi Aprınçur Tegin’dir(Fakat şiirleri, maniheizm ile ilgilidir). Bunlara ilaveten, Kaşgarlı Mahmud’unbahsettiği bozkırlı Türk şairi Çuçu zikredilebilir.

 
 

turkbirdevbursa.tr.gg
 
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=