Orhan Yıldız

Artvinli Orhan

TürkBirDev >Türk Birliği




TürkBirDev Türk Birliği
TürkBirDev > Türk Birliği
TürkBirDev
Şah ve Mat: Tüm Oyunları Bozan Bir Hamle - Özet
Biz "Türkler"le sorun nedir? ve Tepkiler
Türk Birleşik Devletleri Kurmanın Gerekliliği. Türk Birliği Neden Kurulmalı?
Bölüm I: TürkBirDev ve Çalişmaları
Bölüm II: Ben ne Yapabilirim?
Bölüm III: Yazi ve Mektuplar
Bölüm IV: Birlige dair Söz ve Şiirler
Bölüm V: Soru ve Yanitlar
Temsilcilikler
Türk Birliği
2007 Türk Kurultayı Sonuç Bildirisi
Türk Dünyasında Dil ve Alfabe Birliğinin Önemi
Türk Kültür Evi
Türk Birliğine Evet Kampanyası İçin
Türk Birliğine Evet Kampanyası

TRT Haber Haberler

Son Dakika Haberleri | Haber Manşetleri



   
  AVRASYA KARDEŞ ÜLKELER BİRLİĞİ TÜRK BİRLİĞİ
  Musluman Turk Devletlerinde Kultur ve Teskilat
 

MÜSLÜMAN  TÜRK  DEVLETLERİNDE KÜLTÜR  VE  TEŞKİLAT



Kültür ve Teşkilat 

"Tanrı devlet güneşini Türkler'in burcunda
doğdurmuş, göklerdeki dairelere benzeyen devletleri
onun saltanatı etrafında döndürmüş, Türkler'i
yeryüzünün hâkimi yapmıştır."
Kaşgarlı Mahmud

Türk tarihinin bu safhasındakurulan siyasî teşekküller artık "Bozkır ili" değildir. Sosyal durum,iktisadî hayat, idarî ve askerî yönlerden olduğu gibi, dil, edebiyat, san'atitibariyle Türkler yeni bölge ve kültür şartlarının gerektirdiği anlayışlara dauymuşlardır, dolayısiyle eskisinden oldukça farklı bir hüviyyete bürünmüşlerdir.Bu şartlardan biri, İslâmiyetin, dünyevî faaliyetleri de kadrolayan kitabî bir dinolması, diğeri de yerli halkın, islâmî akîde ve müesseselerle birlikte, eski İran(Sâsânî) geleneklerinden bir kısmını yaşamakta devam etmesidir.

Türkler, hâkimiyetleri esnasında, müslüman kütlelerce alışılmış ve onlarıtedirgin etmiyen gelenek ve kuruluşlara müdahale etmemişlerdir. Bu itibarla: Sosyaltabakalaşmanın devamı, halk dili Farsça ile Kur'ân dili Arapçanın konuşma veyazışmada kullanılması, edebiyatta, dinî ve ilmî eserlerde bu dillerin geçerliolması, Türk idareciler tarafından islâmî isimler, unvanlar, lâkaplar alınması,mevcut hükûmet teşkilâtının adları ile birlikte muhafaza edilmesi, devleti korumahizmetine yerli unsurların iştirak ettirilmesi ve islâmın inanç ve ideallerinindevlette hâkim bir mânevî güç durumuna yükselmesi bu Türk siyasî teşekküllerininözellikleri olmuşlardır.

Burana / Anıtsal Mezarlar

Fakat bu Türk devletleri tam bir "islâm devleti" de değildir. Aradaki farklartemelde ve özde olduğu için mühimdir. Türk-İslâm devletinin islâm devletindenayrıldığı noktalar özellikle: Hükümranlık anlayışı, devlette askerî karakter,cemiyette dinî davranış, toprak rejimi ve sosyal haklarda belirir. O hâlde bu Türkdevletleri islâm dininin hâkim bulunduğu ülkelerde mevcut "kültürçevresi" değerleri ile, Bozkır Türk siyasî, sosyal, hukukî örf vegeleneklerinin birbiri ile ahenkli şekilde kaynaştığı kendine has karaktere sahipteşekküllerdir.

Bukaynaşma tabiatiyle pek kolay olmamış, uzunca bir geçiş merhalesi gerektirmiştir.Türkler'in münferiden veya küçük âileler hâlinde hilâfet hizmetine girmeleri biryana bırakılırsa, ilk İslâm-Türk siyasî kuruluşu olan Kara-Hanlılar zamanı bu"geçiş"in devlet seviyesindeki devresini teşkil eder. Gerçekten Orta Asya'dahalkı yüzde yüze yakın Türk asıllı bir sahada kurulduğu için siyasî, içtimaîve hukukî yönden Türk olan Karahanlı devleti, dinî açıdan islâmiyeti temsiletmekte, Türk-İslâm cemiyet tipine doğru köprü vazifesini görmüş bulunuyordu.Gelişme Selçuklular'la tamamlandı.

Gaznelidevletinde bu sonuç alınamazdı, çünkü yabancı etnik kütle üzerinde ancak ince birtabaka meydana getiren ve İslâm dünyasının kenarında faaliyete geçen Gazneliidarecilerinin bir yandan yerli unsura dayanmak mecburiyeti, diğer taraftansiyasetlerinin daha çok dışa (Hindistan'a) dönük bulunması onları böyle birimkândan yoksun bırakmıştı. Halbuki Selçuklu Devleti müslüman ülkelerinortasında kurulmuş ve bütün siyasî, iktisadî, dinî icraatı doğrudan doğruya bumemleketlerin meselelerine, Türk ve yerli müslüman halkın arzu ve ihtiyaçlarınıntatminine yönelmişti. Böylece, bilhassa bahis konusu "kaynaşma"yıgerçekleştirmek suretiyle Türk-İslâm devlet ve cemiyetini yaratmağı başaranBüyük Selçuklu İmparatorluğu zamanı, sonraki bin yıllık tarihe damgasını vuranbir "büyük çağ" vasfını taşımaktadır.


Umumî Durum

Kara-Hanlı devletinde"Arslan Han" unvanlı "büyük hâkan" ülkenin doğusunu, onunyüksek hâkimiyeti altında "Buğra Han" unvanlı diğer bir han da batıyıidare ediyordu. "İlig"ler ve "Tegin" diye anılan şehzadelergeliyordu. Tegin'likten İlig'liğe, sonra Buğra Han'lığa ve nihayet Arslan Han'lığayükselmek suretiyle memleketi idare eden hânedan üyelerinden kendilerine vazifeverilenler, bölgelerinin merkezlerinde (Balasagun, Özkend, Kâşgar, Sayram, İlâk,Buhâra vb.) bir mikdar askerî kuvvet bulunduruyor ve merkezî hükümetin izni ile kendiadlarına para bastırıyorlardı. Başkentte hâkanlara vekâlet edenler Erkin, Sağunvb. gibi unvanlar alırlardı. Başında, Kaşgarlı'ya göre, halk arasından yetişmiş"vezir"lere verilen "Yuğruş" unvanlı bir zatın bulunduğu birdanışma kurulu veya devlet meclisi vardı. Bu hey'et ile hâkan arasındaki irtibatıTayangu (hâcib, ulu hâcib) sağlar, memleket içi ve dışı yazılı münasebetlerBitigci tarafından, mâliye işleri Ağıcı tarafından düzenlenirdi.

Görülüyor ki,Kara-Hanlı devletinde idare Bozkır İli'nin devamı mâhiyetinde idi. Yalnızteşkilâtın üst kademelerinde, eski "hâkan" yerine Arslan Han gibi bazııstılah değişikliği olmuştu. İslâmî açıdan görülen yeniliklerde, islâmdevletinde meşrûiyetin şartı olarak, hükümdarlığın halife tarafından tasdiki,ülkede halife adına hutbe okutulması, parada halifenin adının zikredilmesi, bir de,hâkanın başı üzerinde çetr (sırmalı kadifeden şemsiye; hâkimiyet alâmeti idi)taşıması idi. İslâmiyeti ilk kabûl eden Satuk Buğra'dan itibaren han'lar müslümanisim ve lâkapları almağa başlamışlar, fakat Sultan unvanını ancak 13. yüzyıladoğru kullanmışlardır.

Buhara / İç Kale Girişi

Kara-Hanlı devletindehükümranlık, esasta, Bozkır İli meşrûiyet prensibine dayanıyordu. 1070 yılınadoğru Kâşgar'da yazıldığı bilinen ünlü siyaset kitabı Kutadgu-Bilig'de bu hususbelirtilmektedir. Şeriat, hilâfet gibi islâm devletinin temel unsurlarından,Kur'an'dan, hadîsten ve dinî-hukukî islâm müesseselerinden bahsedilmeyen ve ahalininbir islâm cemiyetinden ziyade Türk topluluğu vasfında tanıtıldığı bu eserdemeşrûiyet eski Türk "kut" ve "töre" telâkkilerinedayandırılmıştır. Bilindiği üzere, hükümranlığı Tanrı bağışı kabûletmekle birlikte töre hükümleri ile sınırlayan bu anlayışın eski Hind-İrantelâkkisi ile bir ilgisi mevcut değildir.

Daha ziyademahallî bir islâm devleti durumundaki Gazneliler'de, hükümdarlığı, hilâfetmakamınca tasdik edilen ve halifeden çeşitli lâkaplar alan Mahmûd "Sultan"unvanı ilk tevcih edilen hükümdar olmuş, sonra bu tâbir bütün islâm devletibaşkanları tarafından resmî unvan olarak kullanılmıştır. Ancak siyasî gelişmeyönünden Selçuklu İmparatorluğu'nun devamı olup, şeklen de olsa onun yüksekhâkimiyetinde birer idarî otorite vasfını muhafaza eden Atabeylikler ve Arap, İranîdeğil Türk unvanlarının taşındığını Anadolu Türkmen Beyliklerinde"Sultan" unvanı mevcut olmamıştır ki, bu da, bütün Orta-Doğu bölgesineyayılmış çeşitli siyasî kuruluşların, bu arada Anadolu Selçuklu kolunun, meşrûhükümranlığını kendi üzerinde taşıyan Büyük Selçuklu İmparatorluğu'nunoynadığı merkezî rolü ortaya koyar.

Selçuklular başlangıçta eski Gök-Türk devlet telâkkisi ve teşkilâtının tatbikçisi olan Oğuz-Yabgu devletinin izinde idiler. Başta Yabgu vardı. İnal, Yınanç ve Bey unvanlı hânedan üyeleri onun etrafında idarî sorumluluğa iştirak etmekte idiler. Fakat Horasan'a geçtikten sonra değişiklikler belirdi. Gerçekten 1040 Dandanakan savaşının en mühim neticesi olarak Horasan'a Selçuklu yerleşmesi Türk-İslâm devlet ve cemiyetinin teşekkülünde en tesirli olay niteliğinde görünmektedir. Nişâpûr, Merv, Serahs, Tûs ve Belh gibi büyük iskân mahallerini (şehirleri ve civar köyleri) içine alan Horasan kıt'ası, aynı zamanda kır sahalarının genişliği ve otlakları ile Bozkırlı nüfusu en iyi şekilde barındıracak bir ülke olduktan başka, Türkler'in kalabalık koyun, sığır, at sürülerinden elde ettikleri mahsûller de şehirli ve köylü ihtiyaçlarını karşılaması ve yerli el sanatlarına ham madde teşkil etmesi itibariyle bölge iktisadiyatını tamamlayacak mahiyette idi. Böylece Selçuklu kütlelerinin asıl göç sebepleri olan yer darlığını ortadan kaldırıp geçim sıkıntısını gideren Horasan, ayrıca, Ortaçağ dünya ticaretinin belli başlı noktalarından biri olarak da büyük değer taşıyordu.

Bilhassa ana yolların birbiri ile kavuştuğu Nişâpûr şehri, dolayısiyle strateji yönünden de çok ehemmiyetli idi. İslâm doğunun seçkin siyaset, idare, edebiyat ve ilim adamlarını yetiştiren zengin kültür merkezi Horasan, saydığımız bu özellikleri yüzünden, civar devletler arasında (Kara-Hanlılar, Sâmânîler, Gazneliler) şiddetli rekabet mevzuu olmakta ve Selçuklular için de şüphesiz erişilmesi gerekli ana hedef sayılmakta idi. Bunu teşvik eden diğer bir husus da Horasan ahalisinin kısmen Türk oluşu idi. Selçuklular'dan önce de burada Türkler yaşamakta idi. Esasen tanınmış Arap yazarı El-Câhiz (ölm. 869) ile El-Bîrûnî (ölm. 1051)'nin kayıtlarına göre, Horasanlılar'la nehir (Ceyhun) ötesindeki Türkler arasında umumî telâkkiler ve yaşayış bakımından büyük fark yoktu. İşte bu iktisadî, askerî, kültürel ve kavmî hususiyetleriyle Horasan kıtası, Selçuklu devletinin sağlamlaşmasını temin etmiş ve sonra asırlarca sürecek Orta-Doğu Türk hâkimiyetinin karakterini çizmiştir.

Sosyal ve fikrî hayat itibariyle "yerleşik" kültür değerlerinin yaşadığı şehir ve kasabalarında Abbasî hilâfetince temsil edilen Doğu-İslâm inanç ve davranışlarının hüküm sürdüğü, aynı zamanda, açıklamağa çalıştığımız geniş imkânlar dolayısiyle bu kültürün boyuna geliştiği Horasan çevresinde Bozkırlardan gelen Selçuklular'ın devlet kurabilmeleri ancak islâmiyetin ve mahallî hususiyetlerin değerlendirilmesi ile mümkündü ve binlerce yıllık bir idarecilik geleneğine sahip Selçuklu başbuğları da bunun farkında idiler.

Nitekim İslâm'da ve Türk'de ortak telâkki olan adâlet ve nizama gösterilen saygı daha 1038 yılında, Tuğrul Bey'in öncüsü sıfatı ile Nişâpûr'a gelen İbrahim Yınal'ın konuşmasından anlaşılmakta idi. Yınal'a göre, o zamana kadar etrafta görülen asayişsizlik "küçük adamların" işi idi. Fakat artık "âdil padişah" Tuğrul Bey'in idaresi sayesinde kimse nizamı bozmağa cesaret edemeyecekti. Tuğrul Bey Nişâpûr'a gelince, meşhur kadı Sâid'in tavsiyelerini dinledi ve işlerin düzenlenmesini Ebu'l-Kaasım'ül-Kevbanî adlı yerli bir idare adamına havale etti. Bu zatın ilk Selçuklu veziri olarak gösterilmesi ve arkasından diğer yerli vezirlerin iş başına getirilmeleriyle de beliriyor ki, Horasan'da, şerîatı ve teşkilât gelenekleri ile bir doğu-islâm devletinin temelleri atılmakta idi. Tuğrul Bey "sultan" unvanını almış, islâm ad ve lâkapları kullanmağa başlamış, Oğuz "Yabgu" unvanı yerine "melik" tabiri geçmiş ve hükümet islâm örneğine göre teşkilâtlandırılmağa başlanmıştır.

İslam Amme (Kamu) Hukukunda Değişiklik

Fakat bu devletin, hilâfet merkezine uzaklığıyüzünden aynı bölgelerde meydana çıkan Tahirîler, Saffârîler ve Sâmânîler gibimüslüman-İranlı devletlerden çok farklı yanları vardı. Türk özellikleridışında, bu fark başta hükümranlık anlayışında görülüyordu: Bilindiği üzereislâmiyette devlet başkanı (halife), Allah'ın elçisi (resûl) olan Peygamberimizevekillik ettiği için "bütün müslümanların başı" (Emîr'ül-mü'minîn)diye anılır ve o, insanların dünya ve ahiret bütün işledi dahil, kâinatnizamının, Allah kelâmı (Kur'ân)nın emir ve nehiyleri (şerîat) dairesinde,idaresinden sorumlu bulunurdu. Halbuki Türk hükümdarı Tanrı bağışı"kut" yolu ile yalnız yeryüzündeki insanları idare etmekle vazifeli idi.İşte hâkimiyet anlayışındaki bu ayrılık islâm tarihinde ilk defa BüyükSelçuklu İmparatorluğu çağında ortaya çıkmış ve Türk hükümdarları dünyayıidare etme yetkisini halifeye devretmeyerek kendi uhdelerinde muhafaza etmişlerdir.

Daha önceki islâm devletlerinde, hattâGazneliler'de bile devlet başkanları "islâm halifesine bağlı birer müslümanemir" durumunda iken ve halifenin yüksek otoritesini tanıyarak her türlüicraatında dinî hükümler çerçevesinde kalmağa, dünya meselelerini de şeriatahkâmına göre yürütmeğe gayret ederlerken, Selçuklu sultanları hürmette kusuretmedikleri halifeyi sadece muhterem bir vatandaş addediyorlar ve hilâfet başkentiBağdad'a Türk imparatorluğunun bir şehri gözü ile bakıyorlardı.

Bozkır Türk devletlerinde(Gök-Türkler, Hazarlar vb.) dinî tolerans şeklinde, hattâ Kara-Hanlılar'da Türkmeşrûiyet prensibi olarak görülen, dünya işlerinin din işlerinden ayrıtutulmasından ibaret eski Türk geleneği 1055'de Bağdad'a giren Sultan Tuğrul Bey'in,halife El-Kaaim bi'emrillah'ın para ve erzak tahsisatını artırarak, saltanatmeselelerini kendi üzerine alması ile fiilen yürürlüğe konmuş, böylece islâmâmme hukukunda çok mühim bir değişiklik meydana gelmiştir ki, halife ile sultanı,biri dinî, öteki dünyevî olmak üzere birbirine denk iki baş kabûl eden bu yenianlayışa göre, Türk hükümdarı artık "halifeye bağlı bir müslümanemiri" değil, fakat saltanatın gerçek sahibi ve dünya işlerinden tek sorumluşahıs idi. Yalnız şeriat ile meşgul olan halifeler ise merkezî hükûmet tarafındankendilerine verilen araziden geçim ve gelirlerini sağlıyorlardı ve hattâ zaman zamanhalifenin sultan tarafından tanınması gerekiyordu.

Abbasî halifesinin dünyaişlerinden uzak tutulması hususunun, Selçuklular'dan önce Buveyhîler idaresindetatbik edildiği, dolayısı ile halifenin buna esasen yabancı olmadığı görüşümeseleyi açıklamağa kâfi değildir. Sünnî Abbasî hilâfeti şiarına itibaretmiyeceği tabiî olan şiî Buveyhî devletinin, gerçekte, islâm âmme hukukuna göre,bir "emir"i durumunda bulunduğu Mısır'daki şiî Fâtimî halifesinindirektiflerinden harice çıkamayacağı unutulmamalıdır. Şüphesiz ne Buveyhîler, nede yukarıda adlarını sıraladığımız islâm devletleri bugün "lâiklik"diyebileceğimiz kavram ile ilgili bir fikrî esasa sahip değildirler. Selçuklular'daise, dinî tolerans sınırlarını çok aşan bu tatbikat Sultan Tuğrul Bey'inBağdad'da hilâfet sarayında ihtişamlı bir tören ile halife tarafından "Dünyahükümdarı" ilân edilmesi (20 ocak 1058) ile meşrûiyet yönünden tesciledilmiş oldu.

Bundan dolayı, SultanMelikşah medenî hukuka ait yeni kanunlar çıkarabiliyordu. Ülkeye geniş ölçüdevicdan hürriyeti getiren bu prensip bir yandan ilim, fikir ve edebiyat sahalarındaserbest gelişmeye daha çok imkân vermiş, bir yandan da islâm memleketlerindekiçeşitli mezhep, tarikat mensupları ile, gayri müslim unsurların (zimmîlerin)islâmî hukuk kaidelerine tâbi olmak mecburiyetlerini hafiflettiği için, devletsınırları içinde hıristiyan, Gürcü, Ermeni, Suryanî, Pavlikan, Musevîbölgelerindeki kalabalık teb'anın devlete bağlanmasına büyük ölçüde yardımetmiştir. Bu durum özellikle 12. yüzyıla doğru Orta-Doğu siyasî haritasındadikkati çekecek kadar belirlidir.

Selçuklular'dan önceki doğu-islâm dünyasında: birbirine karşı cephe almış mahallî hâkimiyetlerin yarattığı siyasî düşmanlık ve aynı zamanda türlü inanç ve mezheplerin halk arasında meydana getirdiği düşmanlık ile, Selçuklu İmparatorluğu'nun geliştiği zamanlardaki siyasî ve mânevî birlik Kutadgu-Bilig'deki Türk Bey'i (hükümdarı) hakkındaki tanımın en iyi ifadesidir. Tarihî kaynaklarda çoğu "Es-sultan'ül-âdil" diye anılan Türk devlet başkanları, hak ve adâlet "kanunlarını" yürütmekte oldukları için türlü din, mezhep ve telâkkiye bağlı kütleler huzur içinde günlük hayatlarını devam ettiriyorlardı. İmparatorlukta ve diğer Türk-İslâm siyasî teşekküllerinde -halkın dinî duygusunun tahriki ile meydana gelen Babaî isyanı (1239) ile istilâcı Moğollar'a karşı direnme gayretleri dışında- görülen bazı iç mücadele hareketleri, bilindiği üzere, bilhassa şehzadeler arasında beliren hâkimiyet ihtirasının sonucu idi ve Türk hükümranlığındaki "kut" prensibi dolayısiyle halk bu gibi meselelerle fazla ilgilenmiyordu.

Buna karşılık, Selçuklu İmparatorluğu parçalandığı zaman, idarenin zaafından faydalanarak eski dünyevî iktidarı tekrar kurmak isteyen halifelerin Irak Selçuklu devletinin yıkılışında ve bilhassa halife En-Nâsır li-dinillah (1179-1229)'ın Harezmşah imparatorluğunun çöküşü, İslâm-Türk ülkelerinin Moğol istilâsı altına düşüşünde oynadıkları menfi rol hatırlanmağa değer. Diğer taraftan Mısır Türk Sultanı Baybars Abbasî âilesinden birini (El-Muntasır bi'llah) hilâfet tahtına oturtmuş (1261), Delhi sultanlığında da aynı "lâik" görüş yürürlükte kalmıştır. Ala'üd-din Kalaç'a göre, devlet ile şerîat ayrı şeyler olup, biri hükümdara, diğeri kadı ve müftîlere âit işlerdir. Netice olarak, Türkler'in İslâm dünyasına getirdiği bu prensip, yâni âmme menfaatlerini korumakla vazifeli devlet otoritesinin herşeyden üstün olduğu düşüncesi, bütün Türk-İslâm devletlerinde hâkim olmuş, tamamiyle şeklî mahiyette saltanatları tasdik, hil'atler, unvan vermekle yetinen halîfeler dünya işlerine karıştırılmamıştır.

Hükümranlık bahsinde sultan zevcelerinin durumu da dikkat çekicidir. İslâm âmme hukukunda yeri olmayan hâtunların Türk-İslâm devletlerinde eski Türk geleneği icabı otoritelerini yürütmeğe çalıştıkları görülür. Meselâ Tuğrul Bey'in hanımının bu ünlü sultan üzerindeki nüfûzu kaynaklarda belirtilmiştir. Sultan Melikşah'ın zevcesi, Kara-Hanlı prensesi, Celâliye (Terken) Hâtun da devlet idaresinde çok tesirli idi. Siyasî temasların bazan önce bu hâtunla yapılarak olgunlaştırıldığı bilinmektedir. Kaynaklar bu hâtun'un ayrı bir dîvân'ı (hükümet) olduğunu da kaydederler. Fakat bu yönden Harezmşah Alâ'üd-din Tekiş'in hanımı ve Alâ'üd-din Muhammed Harezmşah'ın annesi, Kanglı prensesi, Terken Hâtun bilhassa mühimdir: Ayrı Dîvân'ı, ayrı sarayı vardı ve sultanın emirleri bu hâtunun imzası olmadan geçerli sayılmıyordu. Harezmşah Muhammed, iktidarının sonlarına doğru Semerkand'a çekilerek başkenti Gürgenc'i ona bırakmak zorunda kalmıştı.

Cihan Hakimiyeti 

Bozkır Türk devleti başkanının vazifelerindensayılan "cihana hâkim olma" düşüncesi Türk-İslâm devletlerinde de yaşamaktaidi. Oğuz Kagan destanından ve Uygur hükümdar âilesinin menşei efsanesinden başkaBatı Hun İmparatoru Attilâ, Hun Başbuğu Uldız, Gök-Türk sınır kumandanı Türk-şadhaklarındaki tarihî vesikalarda ve Orhun kitabelerinde görülen "Güneşin doğduğuyerden battığı yere kadar" dünyanın, töre'ye göre, Türk hükümdarı tarafındanidare edilmesi ülküsü olan eski Türk cihan hâkimiyeti düşüncesi Selçuklu çevresindebütün canlılığını muhafaza ediyordu.
Eserini 11. asrın 2. yarısında yazmış olan KâşgarlıMahmûd şöyle demektedir: "Tanrı devlet güneşini Türkler'in burcunda doğdurmuş,göklerdeki dairelere benzeyen devletleri onun saltanatı etrafında döndürmüş, Türkler'iyeryüzünün hâkimi yapmıştır."

Peygamberimizin:"Benim Türk adında bir ordum vardır." dediğini nakleden Kâşgarlı'yagöre, "Türk" adı Tanrı tarafından verilmiştir. O zamanınumumî efkârında yaygın olduğu anlaşılan bu düşüncenin siyasî sahalarda da yankılarıgörülmekte idi. Tuğrul Bey'den sonra, yine halife tarafından doğunun ve batının hâkimiilân edilen Büyük Sultan Melikşah (25 nisan 1088) ölümünden az önce Bağdad'datopladığı harp meclisinde Mısır'ın ve bütün Mağrip kıtasının zaptını planlıyor,oğlu Sultan Sencer de halifeye gönderdiği 1133 tarihli mektubunda "Ulu tanrınınlütfu ile cihan padişahlığına yükseldiğini" yazıyordu. Diğer taraftanMuhammed Harezmşah Suriye, Mısır ve civarının zaptını tasarlıyordu.

Feth edilecek ülkelerinönceden hânedan üyeleri arasında bölüştürülmesi de cihan hâkimiyeti ülküsününtatbikatından idi. Oğuz destanındaki ok motifi, Uygur efsanesinde kardeşlerin belli bölgeleresevk edilmesi, Gök-Türk kitâbelerinde, zaptı düşünülen istikamete prensler tâyiniile, Selçuklular'ın Dandanakan savaşının hemen arkasından toplanan mecliste fütûhatyönlerinin ve buralara gönderilecek başbuğların seçilmesi arasında bir aynîlikmevcuttur. Ayrıca, Selçuklu idaresi tarafından şuurlu bir şekilde batıya, Bizans sınırlarınayığılan ve son derece ehemmiyetli tarihî sonuçlar veren Türkmen göçlerinin mümkünkıldığı Malazgirt muharebesini takiben Anadolu'nun fethi de aynı ülkünün zaferhalkalarından biridir.

Bilindiği üzere, bütüninsanlığa şâmil olan semavî dinlerden her birinin gayesi, itikatlarını her tarafayaymak suretiyle dünyayı kendi iman sistemleri kadrosuna almak olduğundan, İslâmhalifelerinin vazifesi de insanları İslâm dininin kardeşlik bayrağı altındatoplamaktı. Ancak cihan hâkimiyeti ile bu dinlerdeki telâkki arasında yine esastan birfark vardır. Dinlerce insanların kardeşliği ve hak eşitliği her dinin kendi îman şartlarıve amel-kaidelerine bağlanmakta ve meselâ İslâmiyet ve Hıristiyanlık dışındakalanlar ikinci dereceden insanlar sayılmakta iken, Gök-Türk kitâbelerinde açıkçaifade olunduğu üzere, Türk anlayışında, yeryüzünde mevcut insan cinsi bir bütünolarak göz önüne alınıp, topluluklar arasında sosyal, kültürel, dinî herhangi birkademe kabul edilmemekte ve herkese eşit muamele, hak ve adâlet tanınmaktadır.

İslâm devletlerinde fethedilen ülkeler İslâm dinine döndürülmeğe ve Kur'ân dili Arapçanın yayılmasınaçalışıldığı ve bu, bir vazife olduğu hâlde, Türk-İslâm devletlerinde çeşitlidin ve mezhepten kütlelerin, kültürlerin müdahale edilmeksizin yaşamalarının sağlanması,Selçuklular'dan itibaren bütün Türk-İslâm siyasî teşekküllerinde görülen Türkhükümranlığında cihan hâkimiyeti prensibinin özelliği mahiyetindedir.

Ülkenin Taksimi Meselesi 

İslâm-Türk devletlerinde ülkeden bir bölgeninidaresi verilen hânedan üyeleri "melik" diye anılırlardı. Bunlarimparatorluk başkentindekine benzer bir hükümet kuruluşuna, dolayısiyle ayrı"vezir"lere, atabeylere, ayrı askerî kuvvetlere sahip olmakla, halife, sultanve kendi adlarına hutbe okutmakla, "nöbet" çaldırmakla ve izne bağlıolarak para bastırmakla beraber, merkezdeki sultan tarafından temsil edilen yüksekiktidarı tanırlar, re'sen idare ettikleri savaşlarını ve siyasî temaslarını,imparatorlukça düzenlenen ana siyaset çerçevesinde yürütürlerdi. Aksi hareketedenler tâkibata uğrardı. Melikler değiştikçe veya bölgelerinde daralma veya genişlemeoldukça vazife, yetki ve sahalarına ait fermanların sultan tarafından yenilenmesi lâzımdı.

Veliahdlık müessesesi "Bozkır"devresinden beri (babadan oğula, oğul sabî ise, kardeşe) devam etmekle birlikte, hânedanmensupları âileden intikal eden "kut"un kendilerinde de mevcut olduğu düşüncesiile yüksek ikitidarı almak gayretine girişirlerdi ki, huzursuzluklara yol açan bu mücadelelersonunda tahta fiilen hakim olanın gerçek "kut" ile donatılmış bulunduğuinancı ile onun etrafında toparlanırlardı. Böylece gerçekleşmiş bir düzene karşıdirenenler "asî" sayılarak te'dibine çalışılırdı.

 Bu itibarla,Kara-Hanlılar'da, Selçuklular'da ve Harezmşahlar'da sık görülen taht kavgalarınınmekanizması yanlış yorumlanmamalı ve devlet nizamının kurulduğu zamanlarda çeşitlibölgelerin başında bulunan hânedan üyeleri, yüksek otoriteye bağlı meliklerolarak, imparatorluğun idaresinde ve fütûhatta ortaklaşa mes'uliyet taşıyanidareciler sayılmalıdır. Nitekim Sultan Melikşah'ın vefatı (1092) ile merkezdeiktidar boşluğu hasıl oluncaya kadar imparatorlukta hükümranlık zedelenmemiş,devlet bütünlüğü bozulmamış, hattâ bir nesil sonra bile Büyük Sultan SencerAnadolu Selçuklu hükûmetini hukuken kendine bağlı düşünmüş, Anadolu SelçukluSultanı II. Kılıç Arslan 1185 sıralarında ülkesini 11 oğlu arasında "bölüştürdüğü"hâlde, Anadolu 11 devlete ayrılmamıştır.

Ancak, tıpkıBozkır ilinde olduğu gibi, merkezî iktidar ortadan kalktığı veya devlet istiklâlinikaybettiği zamanlarda parçalanma görülmektedir. İslâm dünyasında 4 Selçukludevleti, Doğu Anadolu Türkmen Beylikleri merkezî iktidar zaafa uğrayıp çöktüğü içinmeydana gelmişler, sonraki Anadolu Beylikleri de Anadolu Selçuklu devletinin Moğoltahakkümü altına düşmesi üzerine bu istilâcıları uzun müddet tanımağa razıolmayan uc Türkmenleri tarafından geliştirilmişlerdir; tıpkı 630 yılında Çin hâkimiyetinegiren Gök-Türk devleti içinde, kendi başlarına devletler kurmağa girişen Hazarlar,Oğuzlar, Karluklar, Türgişler gibi.

YalnızHindistan'da ve Mısır'da durum biraz farklı görünmektedir. Delhi sultanlığındaidare başına birbiri arkasından bir kaç âile gelmiş, Mısır devletinde dekabiliyetli şahsiyetler ordunun tasvibi ile sultanlığa yükselmiş ve ancak Kalavun'dansonra devamlı hânedan kurulabilmiştir. Bunlar herhâlde, birinin Türkistan'dan diğerininKıpçak bozkırlarından devamlı olarak gelen kuvvetlerle beslenmenin sonucu devletteyeni yeni güçlerin meydana çıkması ile açıklanabilir. Nitekim Tolunlular ve Akşidliler(İhşîdîler) böyle bir ikmâl desteğinden mahrum oldukları için ömürleri kısa sürmüş,buna karşılık Selçuklular'ın ilk devirlerinde çok kalabalık Türkmen kütlelerininbatıya akışları (yalnız Anadolu'ya 550-600 bin kişi civarında) burada Türkdevletinin istikrarını sağladığı gibi Anadolu'nun çabucak Türkleşmesini mümkünkılmış, fakat Orta Asya'da Timur iktidarının kurduğu baraj yüzünden ikmâlsizkalan Delhi sultanlığında hâkimiyet yabancılara geçmiştir. Mısır'da ise gittikçeazınlıkta kalan Türk unsuruna karşılık bilhassa Çerkesler'in çoğalması iktidarınÇerkes Kölemenleri'ne geçmesi sonucunu getirmiştir.

Teşkilat
 
İslâm-Türk devletlerinde makam ve memuriyetadlarından ve vezir Nizâm'ül-mülk'ün Siyasetname'sinden anlaşıldığına göre,hükûmet teşkilâtı ve ordu kuruluşunda, esas itibariyle İslâm-İran geleneğinidevam ettiren Gazneli Türk devleti, Selçuklular ve dolayısiyle sonraki bütünTürk-İslâm siyasî teşekküllerine örnek olmuş durumdadır. Bununla beraber,Selçuklu devrinde Atabey, sübaşı, çavuş, tuğra, ulag, cufga vb. gibi teşkilâtlailgili Türkçe terimler yaşamıştır. Ayrıca beyleri daima Türk unvanları taşıyanTürkmen Beylikleri dışında, Türkistan'ın devamlı tesiri ile, DelhiSultanlığı'nda, hiç olmazsa terim olarak Türk unvanları uzun müddetgörülmüştür.

a-Hükümdâr ve Saray:
Devlet teşkilâtının en mükemmel şeklini almış olduğu Büyük Selçukluİmparatorluğu zamanında sultan (Melikşah, Sencer; Büyük Sultan=Es-sultan'ül-a'zam)adına ülkenin her tarafında hutbe okunur, para onun adına basılır, fermanlara,"Büyük Divan" (merkezî hükûmet) kararlarına onun isminden ibaret tuğraçekilirdi. Sultan Türkçe adı yanında bir Müslüman adı da alır, saltanatınhilâfetçe tasdiki münasebeti ile halife tarafından verilen lâkapları kullanırdı.Savaşlarda ve gezilerde başı üzerinde "çetr" tutulur ve daima beraberindebulunan muzika takımı ("nöbet") günde 5 namaz vaktinde nöbet çalardı.Melikler ancak 3 nöbet çaldırabilirlerdi. Sultanlar, haftanın belirli günlerindedevlet erkânını ve kumandanları kabûl eder, halkın şikâyetlerini dinler,kadı'ları tâyin, ikta'ları tevzi, tâbi devlet başkanlarınınhükümdarlıklarını, meliklerin idareciliklerini tasdik ve devlete karşı işlenensuçlarla meşgul yüksek mahkemeye başkanlık ederdi.

b- Hükûmet:
"Divan-ı saltanat" (Büyük Dîvân) denilen hükûmet, başında "sahipDîvân-ı Saltanat" (veya Hâce-i buzurg) unvanlı vezirin bulunduğu"Dîvân-ı vezaret"e bağlı olan 4 Dîvândan kurulu idi:
1?Dîvân-ı Tuğra (devletlerin bazılarında, Dîvân-ı inşa, Dîvân-ı risâlet:İç ve dış yazışmalar),
2?Dîvân-ı İstîfa (mâliye). Halktan tahsil edilen vergilerin toplandığı"Harç"?masraf hazinesi ile, has araziden ve tâbi hükûmetlerden alınanvergi, hediye vb. âit "Asıl" (ihtiyat) hazineyi idare eder ve devletin umumîgelirlerini düzenler,
3?Dîvân-ı Arz-ül-ceyş (Harbiye),
4?Dîvân-ı işrâf (Umumî teftiş), Burada, askerî ve adlî işler dışındakibütün devlet memurları ve muamelâtının tamamen müstakil bir "işrâf"kuruluşu ile kontrol altında tutulması dikkate değer.

Taşra ise Büyük Dîvân'abağlı ve merkez şehirlerinde birer şıhne (askerî vâli) bulunan eyaletlerle,melikler idaresindeki bölgelere ayrılmıştı. Her şehir ve kasabada mülkî idaredensorumlu bir "amîd", mâlî işlere bakan bir "âmil", halktarafından seçilen bir "reis" ve belediye işlerini murakabe eden bir"muhtesip" vardı. Çeşitli vazifelerle bütün ülkeye yayılmış nâiplervekiller, kâtipler, tahsildarlar vb. hayli kabarık yekûn tutardı. Ayrıcaimparatorlukta "peyk"ler ve "perende"lerden kurulu çabuk haber almateşkilâtı, muntazam ulag (posta) şebekesi, askerî ve ticarî ehemmiyeti haiz yollardakarakollar ve asayişin daimî korunması gerekli yerlerde "ribât" (tahkimlihan)lar, "münhî" diye anılan gizli istihbarat memurları hükûmetteşkilâtınıı tamamlayan unsurlardı.

c- Adliye
Adliye şer'î yargı, örfî yargı olarak ikiye ayrılmıştır. Kadı'lar şer'î dâvâlara bakar, başlarındaki "Kaadî'l-kudât" merkezde (Selçuklu devrinde Bağdad'da) mahkeme reisliği yaptığı gibi, bütün kadıları da kontrol ederdi. Miras, hayrat işleri ve vakıfların idaresi, vakfiyelerin düzenlenmesi de kadılara âitti. Kadıların hükümleri kesindi.
Ordu mensuplarının dâvaları "Kadıasker"ler tarafından görülürdü. Örfî ve kanunî meseleleri hal ile vazifeli ayrı mahkemeler vardı. Başında "Emîr-i Dâd" (Adalet Bakanı)ın ve taşrada bunun nâipleri ve inzibat memurlarının bulunduğu bu teşkilâtın üstünde ağır siyasî suçlar, sultanın başkanlığındaki hususî mahkemede hükme bağlanırdı. Bu arada belirtilmesi gereken nokta, adalet işlerinden sorumlu şahısların Büyük Dîvân veya eyâlet Dîvân'ları ile yâni hükûmet ile ilgileri bulunmamasıdır. Böylece herhangi bir siyasî veya idarî baskıya mâruz kalmaksızın adaleti yürütmek mümkün olmakta idi.
Kısaca açıklamağa çalıştığımız bu hükûmet teşkilâtı bazı ufak farklarla ve yer yer isimler değişmekle birlikte, fonksiyonları birbirine yakın şekilde devam etmek üzere, Osmanlılar'a kadar Türk-İslâm devletlerinde, hattâ Orta-Doğu Moğol teşkilâtında mevcut olmuştur.

d- Ordu:
Kara-Hanlı, Türkmen Beylikleri ve başlangıçta Anadolu Selçuklu orduları Türkler'den kurulu idi. Gazne ordusunda yerli unsur büyük çoğunluk teşkil ediyordu. Çünkü, esasen yabancılara dayanmak zorunda olan Sultan Mahmûd'un zengin ve putperest Hind râcalarına karşı tertiplediği meşhur seferleri için kalabalık ve koyu müslüman askerlere ihtiyacı vardı. O sırada Horasan'da yaygın olan Kerrâmîlik mezhebi taraftarlarından çok faydalanan Mahmûd, ayrıca islâm ülkelerine adamlar göndererek "gaziler" toplatıyor ve sefer zamanlarında kendiliklerinden katılanlar ("Mutavvia"=Gönüllüler) ile kuvvet sayısı büyük rakamlara yükseliyordu. Bunlar yalnız ganimetten pay almakta idiler. Fakat Sultan Mahmûd'un, Selçuklular'a örnek olan hassa ordusu çeşitli etnik unsurlar arasından devşirilip hususî terbiye ile yetiştiriliyordu.

Büyük Sultan Melikşah zamanında Ortaçağ'ın en büyük askerî gücü hâline gelen Selçuklu orduları: Çeşitli kavimlerden seçilerek tören ve protokolda özel saray terbiyesine tâbi tutulmuş ve doğrudan doğruya sultana bağlı "Gulâmân-ı saray" güzide kumandanların eğitimi altında, her ân savaşa hazır hassa ordusu, meliklerin, şıhnelerin ve devlet erkânının askerleri, tâbi hükûmetlerin kuvvetleri idi.

Siyasetnâme'sinde Gazneli usulü hassa ordusu kuruluşunun faydalarını sayıp döken vezir Nizâm'ül-mülk'ün, sultanlarla soydaşlıklarından dolayı Türkmenler'den de bir grubun alınması tavsiye etmesinden büyük çoğunlukla yabancılardan teşkil edildiği anlaşılan hassa ordusu efradından herbirine imparatorluğun çeşitli köşelerinde ikta araziler verilmişti. Türkmen beylerinin bazan serkeşlik yapabilmelerine (meselâ Sultan Melikşah'a karşı Artuk Bey ve Ebu'l-Kasım) mukabil, Gulâmân-ı saray ve hassa ordusu kumandanlarının sultana kayıtsız, şartsız bağlılıkları dikkate değer. Ayrıca imparatorluğun her tarafına dağılmış ve yine kendilerine ayrılan ikta topraklarından geçimlerini ve teçhizatını sağlayan süvari kuvvetleri ("Sipâhiyân") çok kalabalık idi.

Selçuklu devrinde askerî teşkilâtta yapılan çok mühim yenilik de bu askerî ikta idi. Bir taraftan mevcudu çok yüksek orduların devlete külfet yüklemeden beslenme ve donatımını mümkün kılan, diğer yandan, verim ölçüsünde vergi artacağı için ikta sahiplerinin de gayreti ile memleketin zengin ve mâmur hâle gelmesine yardım eden, fakat bir nevi toprak bağışından ibaret olup, İslâm ikta'ından farklı bulunan Selçuklu usulünün eski Türk toprak hukukunun yeni şartlara uydurulması olduğu anlaşılmaktadır. Bunlardan başka, gerekince halktan ücretli asker (Hâşer) de toplanırdı. Selçuklu ordularına, devletin başından sonuna kadar, büyük fetihler yapan, bilhassa uc (sınır)larda kendi bey'lerinin idaresinde vurucu kuvvet olarak emsalsiz hizmetler gören Türkmenler'i de ilâve edersek eski Türk 10'lu sistem üzerine kurulu Büyük Selçuklu askerî gücünün azameti iyice ortaya çıkmış olur.

Delhi sultanlığında ordu, Kalaçlar çoğunlukta olmak üzere, Türk'tü ve Hindistan'da askerî başarıların epeyce kolay elde edildiği anlaşılıyordu. Sultan Balaban'ın ifadesi ile "7-8 bin Türk atlısı, 200 bin Hindû askerinden üstün" idi. Şâir Husrev-i Dihlevî de "Türk'ün karşısında Hindû, arslanın karşısında ceylân gibidir" diyordu. Sultanlığın son zamanlarında Orta Asya'dan Türkler'in gelişi çok seyrekleştiği için ordu ikmâlini yerlilerden yapmak gerektiğinden iktidar zayıflamış, nihayet yabancılara intikal etmişti.

Harezmşah'larda yerli kıtalar yanında ordunun asıl vurucu çekirdeğini Kanglı, Kimek ve Kıpçak-Uran gibi bozkırlı Türkler meydana getirmekte idi. Bu kuruluş Sultan Tekiş zamanında (1172-1200) başlamış, hanımı Terken Hâtun'un akrabaları sıfatıyla Harezmşahlar topraklarına akın eden bozkırlı unsurların çoğalması ile gittikçe artarak oğlu Alâü'd-dîn Muhammed'in asıl dayanağı olmuştu. Ancak Harezmşah'a büyük bir imparatorluk temin eden bu ordunun daha ziyade Terken Hâtun tarafını tutması ve bundan da mühim olmak üzere, yerli halk ile bir türlü imtizac edememesi Sultan Muhammed'in Moğollar karşısında perişan düşüp, devletini kaybederek bütün Orta-Doğu'nun Moğol tahakkümü altına girmesini kolaylaştırmıştı.

Mısır'da ise ordunun Kıpçak Türkleri'inden teşkiline büyük ehemmiyet verilmiş bundan dolayı Sultan Kutuz, Baybars ve Kalavun'un anayurdu olan Kıpçak-bozkırı(Deşt-i Kıpçak) ile irtibatın muhafazasına dikkat edilmişti. Oradan Türk gençlerinin deniz yolu ile Mısır'a gelmelerini sağlamak için Bizans ile anlaşmalar yapılıyordu. Elbette Kıpçak-bozkırı havalisinden getirilen gençlerin hepsi de Türk asıllı değildi. Aralarında Islavlar, Rumlar ve özellikle Çerkesler vardı. Ancak bunların garnizonları ayrı idi. Türkler Nil üzerinde bir adada oturuyorlar("Memâlik-i Burcîye") ikamet ediyorlardı. Eyaletlerde sipahîler ve ayrıca savaş zamanında orduya katılan "Mutavvia"(Gönüllüler) de vardı.

Donanmaya gelince, burada Gazneli Sultan Mahmûd'un İndus'da Catlar'a karşı hazırlattığı nehir filosu ile Selçuklular'da, Süleyman-şah'ın İznik'deki vekili Ebu'l-Kaasım'ın Kius limanında(Gemlik Körfezi) inşasına başlattığı(1087'lerde) fakat derhal Bizans tarafından imha edilen küçük çaptaki deniz kuvvetleri anılmağa değer. Fakat bu İslâm-Türk devletleri çağında en kuvvetli ve Bizans ile boy ölçüşecek donanmayı İzmir Bey'i Çaka inşa ettirmiş ve Mısır Türk Devleti de kuvvetli donanmaya sâhip olmuştur. Özellikle, ordunun devrin en üstün silahları ile teçhiz edildiği Sultan Baybars zamanında Akdeniz ve Kızıldeniz'de geliştirilmiş tersanelerde çeşitli gemiler yapılıyordu.

Halk ve Toprak 

Türk idarecileri ahalinin işlerine ve yaşayıştarzlarına doğrudan doğruya müdahale etmedikleri için Türk-İslam devletlerizamanında sosyal durum umumiyetle eski devir görünüşü muhafaza etmişti. Devletmemurlukları çoğunlukta irsîliğe dayanmakta olup, iktidar değişmelerinde dahi çokkere aynı âilede kalıyor, mâlî bakımdan çeşitli eyalet ve merkezlerde, daha ziyademahallî şartlar ve gelenekler gözönünde tutuluyordu. Şehirlerde, devlette makamsahibi olmanın veya mâlî gücün sağladığı imkânlar dolayısıyla nüfûz kazananbüyük âileler devam ediyordu. Köylerde Dihkan'lar da bu neviden idi.

Nüfûzlu diğer bir zümre de dinadamları idi. Bunlar her tarafta yaygın hanefî, şafiî mezhepleri mensuplarıüzerinde, seyyid'ler ve şerif'ler ise bilhassa Bağdad, Basra ve Bahreyn bölgelerindekesif şiîler üzerinde çok tesirli bulunuyorlardı. Şehir ve kasabalarda orta veküçük tüccürlar esnaf, dükkâncı, küçük sanat erbabı, ayrı, ayrı, loncalarteşkil etmişlerdi. Ahali umumiyetle hanefî, şafiî "reis"lerin ve şiîler"nakîb"lerin etrafında toplanmış olup büyük merkezlerde işsiz-güçsüztakımı da kendi aralarında teşkilâtlı halde idiler. Savaş zamanlarında Mutavviaveya Haşer olarak orduya katılan bu sonuncular rind'ler, ayyâr'lar, settâr'lar vb.gibi türlü isimler altında sûfiyâne bir hayat yaşıyorlardı.

 Ova, kır, tarlalardaçalışan köylü ise, topraklarının has ve ıkta durumuna göre, devletin himayesindegeçimini sağlamakta idi. Köylüler hukukî yönden şehir ahalisi kadar hür olup,ellerindeki toprakları işliyebildikleri müddetçe veraset yolu ile sahipolduklarından, karın tokluğuna çalıştırılan işçi durumunda değildiler.

Kalabalık Türk kütlelerinin deOrta-Doğu ve Akdeniz bölgesinin sosyal ve iktisadî şartları içinde tedricenköylüleşerek yerleşik tarza yatkınlaştığı Türk-İslâm devletlerinde ev, bahçe,ağıl gibi emlâk özel mülkiyete dahil idi ise de, tarım arazisi ve ormanlar-BozkırTürk İl'indeki otlak ve yaylaklar gibi-devlet malı idi. Ülke arazisi has, iktâ,harâcî olmak üzere 3'e ayrılmış, saraya ait has'lar dışındaki topraklar, iktaarazisi olarak ordu mensupları arasında bölüştürülmüştü. Buralarda kasabalardanen küçük iskân yerlerine kadar vergiye tâbi nüfus ile, herkesin vergiye matrahteşkil eden varlığı kayıt ve tesbit edilerek, şer'î ve örfî vergiler hâlindetahsilât yapılırdı. Hâs ve harâcî topraklardan elde edilen para devlet hazinesineyatırılır, iktâ arazisinin vergileri de iktâ sahiplerine ödenirdi.

İkta'larda çalışan"reaya"(köylü çiftçi)dan alınacak vergi nisbeti, bölgesine, istihsalmaddesi cinsine ve verim derecesine göre, her yıl Dîvân defterlerinde belirtmeküzere, "Büyük Divân" tarafından tesbit edilirdi. İkta sahipleri bu belirlimiktarda vergi ("mâl-i hak") dan fazlasını alamazlardı. Aşırı taleplerhâlinde veya reayanın mülküne el uzatıldığı veya âile dokunulmazlığınatecavüz edildiği zamanlar, köylü ve çiftçi "Büyük divân"a ve hattâdoğrudan doğruya sultana şikayet edebilir, ikta sahibinden büsbütün hoşnut değilsebaşka yere göçebilirdi.

Büyük Selçukluİmparatorluğu çağında başlamış olduğunu belittiğimiz bu askerî ikta usulüTürk-İslâm topluluklarının askerî olduğu kadar idarî ve hukukî en sağlamtemellerinden birini teşkil ediyordu. Anadolu Selçuklu Devleti'nde Moğol istilâsıyüzünden düzen bozulunca ıkta arazilerinin "yurtluk" (mülk) halinegetirilmesi, yani "mîrî" toprak rejiminin soysuzlaşması, ordunundağılmasını sonuçlandırmış, ikta'sız kalan sipahîlerin çıkardığıhuzursuzluk devletin çökmesinde başlıca sebeb olmuştur.

Dinî Siyaset

Türkler devlet kurdukları zaman Orta-Doğu'dakikültür çevresinin en mühim unsuru şüphesiz din idi. İslamın yerine getirilmesigerekli vecibeleri arasında başlıcası da bu dini yaymaktı. Esasen "cihâd"anlayışı Türkler'in fütûhat felsefesine uygun düşüyor, fâtih ruhlarını okşuyordu.Bu sebeble, Kara Hanlılar yalnız Maverâünnehr'in eski kültür merkezleri Buhara veSemerkand'da değil, daha doğuda Balasagun ve Kâşgar'da da islamiyeti yaygınlaştırankuruluşlar meydana getirdikleri gibi bu uğurda mücadelelere de giriyorlardı. 11. yüzyılortasında Balasagun dolaylarında 10 bin hanelik Türk kütlesi İslâmiyeti kabûl etmiş,1075 yıllarına doğru İli ve Yamar ırmakları arasında yaşayan Basmıl, Yabakuboyları ile çarpışılmıştı.

İç Asya'nın dağlık bölgelerindenKara-Hanlı ülkesine gelen kalabalık Türkler'e de, islâmlaşmaları için Hanlıkarazisinde yer verilmişti. Kara-Hanlı idarecileri bu bakımdan daha ziyade Uygurlar'ıhedef almakta idiler, zira Mani ve Buda dinlerindeki bu Türk kavmini, ihtida ettirilmesigerekli "zındık"lar olarak görüyorlardı.

Gazneliler'de devlet-halkbirliğini sağlayan henen biricik unsur islâmiyet olduğu için müslümanlık tarafı ağırbasan bu Türk devletince Efganlar ve Gurlular'la yapılan çetin savaşların gayesionları islâmiyete kazandırmaktı, ayrıca râfızî Karmatîler'le de mücadele edilmişti.Fakat bu sahada en büyük başarıya şüphesiz Kuzey Hindistan'da ulaşılmıştı.Sultan Mahmûd'un 17 Hint seferi ile İndus-Pencâb havalisine götürdüğü islâmiyet,sonra oğulları ve Delhi Türk sultanları vasıtasıyla daha yaygınlaşmış ve bu, bugünkümüslüman Pakistan devletinin esasını teşkil etmiştir. Kalaç ailesinden Alâü'd-dînMuhammed'in gayretleri ile islâmiyet Dekkan'a kadar uzanmış bulunuyordu.

Anadolu'nun fethinde de,Bizans elindeki bu toprakların "küffar"dan kurtarılması lüzumu gibi bir"cihâd" havasına giriş, Türk başbuğlarının vazifelerini hayli kolaylaştırmıştı.İslâmiyet-Türklük mânevî birliğinin sağladığı hem Türk'ün kudret ve şanınıyükseltmek, hem islâm dinini yüceltmek gibi bir gaye ortaklığında gelişen bu yeniruh, Haçlı ordularının bütün gayretlerini sıfıra düşürdükten başka, Moğolistilacılığını da kendi muhtevasında eritmiş ve bilindiği üzere, 1000 yıl müddetleTürk-İslâm devlet ve topluluklarının ana siyaset çizgilerinden birini tesbit etmiştir.

Sünnîlik - Şiîlik


İslâm kültür çevresinde Türkler daha ziyadeşiî mensubu İranlılar'la temas kurmalarına rağmen, büyük çoğunlukla sünnîidiler. Çünkü İranî geleneklerle ilgisi az olan sünnîlik, aynı zamanda Türkdüşüncesine uygun düşen bir aklîliği ihtiva ediyordu. Türkler sünnîliğin dörtkolundan biri olan "hanefîlik"i benimsemişlerdi. Sebebi de, bu mezhebininsanda irâdeyi tanıyarak ilâhi emri akıl ve delillerle isbata cevaz vermesi ve bazıhukukî esaslarının, Türk asıldan geldiği sanılan Semerkand'lı EbûMansûr'ul-Mâturîdî(ölm. 944) tarafından Mâveraünnehir Türk çevresinde işlenmişbulunması idi ve dolayısiyle hanefîliğin islâmî hukuk nizamını zaman veşartların icaplarına uydurmağı mümkün kılmak vb. yönleri ile gerçekçi vetatbikî yanı yüksekti.

Türk devlet zihniyeti açısından pek tatminkâr olan bu duruma ilâveten, Abbâsîhalifelerinin de aynı mezhebi temsil etmeleri İslâm Türk devletleri ile hilâfetarasındaki münasebetleri iyice kuvvetlendiriyordu. Bundan dolayı Selçuklubaşbuğlarının Horasan'da siyaset sahnesine çakışlarını Abbasî halifesi alâkaile karşılamış ve onlarla süratle temas kurma imkânları aramıştı. Tuğrul Bey'inNişâpûr'a birinci girisinde(1038) halife El-Kaaim tarafından Selçuklular'agönderilen elçi, kaynaklara göre, Türkmenler'in tahribat yapmamalarını tembihvazifesi almış ise de, tahribatın bütün memlekette esasen süregelmekte olduğusırada halifenin davranışındaki gerçek maksat aşikârdı.

Nitekim Selçuklufütûhatı ilerleyip yeni devletin kudreti bütün İran'da hissedildiği ve korkuyakapılan şiî Buveyhîler'in Bağdat'da ve civarında baskıyı artırdıkları zamanbizzat halifenin Selçuklu sultanını Bağdad'a davet etmesi de bunu gösterir. BöyleceSelçuklu siyasetenin temel prensiplerinden biri olarak şiîlik ve kolları ile mücadelebelirmiş oluyordu.
Burada şiîliğe cephe alma ile devletteki "dinî tolerans" arasında birçelişki bahis konusu değildir. Çünkü daha ortaya çıktığı anlardan itibarensiyasî vasıf kazanmış olduğu bilinen şiîlik 11. yüzyılda Fâtimîler tarafından,bi şiî devletin maddî ve mânevî desteği ile, sünnî islâm memleketlerinikarışıklığa düşürmek için, en kuvvetli silah olarak kullanılıyordu.

Irak ve güney İran'ıellerinde tutan şiî Buveyhîler (932-1055) Abbâsî halifelerini tahakkümleri altınaalmışlardı ki, bu durum büyük çoğunluğu sünnî olan doğu-islâm ahalisiniziyadesi ile tedirgin bırakmıştı. Üstelik iktidardan faydalanarak aynı ülkelerdeşiîliğin yayılması için kesif faaliyette bulunulması akîde itibariyle şiîlerleuzlaşması güç sünnî çevrelerde mevcut endişeyi büsbütün artırıyordu. Devrinünlü Buveyhî kumandanı Arslan'ul-Besâsîrî her zaman Fâtimîler'le işbirliğiyapabilen aşırı bir şiî idi ve İran'ın hemen her tarafında çeşitli adlaraltında birçok rafızî zümreler faaliyet hâlinde bulunuyorlardı.

Tanınmış yazarAbd'ul-Kaahir Bağdadî (ölm. 1038)'ye göre bu tür mezheplerin sayısı 70'den fazlaidi. Halk yönünden en büyük ıstırap kaynaklarından biri olan bu ayrılığa sonvermek üzere Buveyhî devletini ortadan kaldıran Sultan Tuğrul Bey'in, Bağdad'datörenle "Doğu ve Batı hükümdarı" ilân edilmesi, aynı zamanda, buSelçuklu dinî siyasetinin hilâfetçe de resmen tasvibinden başka bir şey değildi.

Fâtimîler'i doğu'dan el çektiren Selçuklular'ın başarısı, tabiatiyle sünnîliğin de zaferi olmuş ve artık Selçuklu idarecileri islâm dünyasını sünnîlik bayrağı altında birleştirmeyi başlıca gayelerinden saymışlardır. Tuğrul Bey'den sonra Sultan Alp Arslan, bir yandan mekke ve Medine'de kendi ve El-Kaaim adına hutbe okutur, Bağdad'da ve diğer mühim merkezlerde kurdurduğu Nizâmiye medreseleri yolu ile bilgi ve düşünce yönünden sünnîliği kuvvetlendirirken, bir yandan da Fâtimîler'i yıkmağa hazırlanıyordu.

Suriye'deki Türkmen birliklerinin ileri harekâta devamlarını emretmiş olan Sultan melikşah ise, yine Fâtimî propagandası ile desteklenerek, "Dâvet-i cedîde" sloganı altında yürütülen Batınîlik'in başı olup Kazvîn civarındaki kayalıklarda meşhur Alamut(Kartal Yuvası) kalesini ele geçirerek, o bölgede korkunç bir yer altı faaliyeti ile Selçuklu İmparatorluğu'nu içinden çökertmeğe çalışan Hasan Sabbâh ile şiddetli mücadeleye atılmış ve son günlerinde Mısır'ın zaptını planlamıştı. Türk-İslâm hâkimiyeti için bu derecede hayatî ehemmiyet taşıyan şiîliğini ve taraftarları bir katiller şebekesinden ibaret bulunan Batınîliğin yok edilmesine yönelen bu Selçuklu siyaseti, düşünce, teşkilât ve siyasî gaye bakımlarından bu Türk imparatorluğunun devamı durumundaki Eyyûbîler tarafından tâkip edilerek başarıya ulaştırılmış ve Salâh-üd-dîn Eyyûbî Fâtımîler'i yıkarak(1171) kendi sünnî devletini kurmuştur.

Mısır Türk Devleti sultanları da aynı izde yürümüşlerdir. Batınîliğin kollarından İsmâilî'likle mücadele eden Aybeg ve Kutuz'dan sonra, Bağdad Abbâsî halifesinin 1258'de Hülâgû tarafından öldürülmesi üzerine, aynı âileden El-Musta'sım billâh'ı Kahire'de halife ilân eden(1261) Sultan Baybars ile âdeta resmiyet kazanan bu siyaset, Osmanlılar'ın sonuna kadar devam etmiştir. Aynı siyasetin diğer Selçuklu devletleri, Harezmşahlar, Delhi Sultanlığı, Türkmen Beylikleri ve Atabeylikler tarafından da yürütüldüğü mâlumdur.

Atabeyler arasında Beğteginlilerden Gök-börü bu yönden dikkat çekici bir gayret sarfetmiştir. Erbil'de bir çok dinî ve sosyal müesseseler kuran, kendisi de sayılı mücahidlerden olan bu atabey, peygamberimizin doğumunu müslümanlar arasında tam kaynaşma sağlayacak şekilde halk kütlelerinin katıldığı umumî şenlik olarak kutlama usulünü ilk defa ülkesinde tatbik etmiştir ki, bu tarz mevlîd törenleri sonra bütün İslâm memleketlerinde âdet hâline gelmiştir.

Dini Bilgiler

İslam-Türk devletlerinde islami bilgilerin gelişmesiiçin çok emek harcanmıştır. Kara-Hanlılar zamnında özellikle Buhara ve Semerkandşehirleri ile Gazneliler zamanında Gazne ve Hint Türk Sultanlığında Delhi müderris,vâiz, hatip ve medrese talebelerinin başlıca merkezleri idi. Daha önceki devirdebilhassa Mâveraünnehir İslâm-Türk kültür çevresi tanınmış Türk bilginleriniyetiştirmeğe başlamıştı. Meselâ, Mâlikî mezhebinin kurucusu, Ahmed b. Hanbel'inüstad dediği Abd'ullah bi'l-Mübârek'it-Türkî (ölm. 798) hadîs bilgini olup aynızamanda tefsirci ve gramerci idi. 9. asrın ortalarına kadar ilk hadîs ve megâzibilginlerinden Tarhan oğlu Ebû'l-Mu'tamir Süleyman ile oğlu Ebû Muhammed'ül-Mu'tamirTürk asıllı idiler.

İslâm dünyasında büyük fıkıh, hadîs, kelâm,tefsîr bilginlerinden çoğu Türk hâkimiyeti devrinde, bilhassa Selçuklu çağındayetişmişti.Sünnîliği bu kadar himaye eden ve kendileri birer samîmî müslüman olanTürk hükümdarları ve devlet adamlarının mutaassıp kimseler oldukları sanılmamalıdır.Onlar millî gelenekleri icabı din açısından çok musamahalı idiler. Kara Hanlılar,bilindiği gibi, Türk örfünü devam ettirmişler, Harezmşahlar, Delhi ve Mısırsultanları, devlette millîliklerini korumada titizlik göstermişler.

Türkmen Beylikleri de bu yöndenortaya koydukları hassasiyetle Selçuklular'ı örnek almışlardı. Tuğrul Bey'in Bağdad'dataç giyme töreninin hatırası olarak kabartma tasvirli bir altın madalyon hazırlanması,Selçuklu devri kabartma heykel sanatının mahsülleri, Sultan Alp Arslan ve Melikşah'ıngayr-i müslimlere karşı babacan duyguları, Sultan Sencer'in huzurunda cereyan eden dinî-felsefîsohbetler, I. Kılıç Arslan'ın Süryanîler'e ve Ermeniler'e musamahakâr davranışı,hıristiyanları hoş tutan ve Malatya'da Suryanî patriği ile Kitab-ı Mukaddes üzerindemünakaşalara girişen, Konya'da bahçelere mermer heykeller diktiren II. KılıçArslan'ın ve saray kapı ve duvarlarını insan resimleri ile, Konya surlarınıkabartmalarla süsleten I. Alâ'üd-dîn Keykubâd'ın; II. Sultan Keyhusrev gibi, insantasvirli paralar bastıran Türkmen Beylerinin vb. durumları Türk idarecilerinin nekadar serbest düşünceli olduklarını isbata yeter.


Sufîlik

Bu itibarla Türk-İslâm devletlerinde Sûfîlere demüsamahalı davranılmış, hele bunların büyüklerine saygı gösterilmiştir.Sûfîlik, o devirde kuvvetli bir cereyan hâlinde idi. "Çoklukla birlik" veya"Varlık birliği"(Vahdet-i vücut) diye ifadelendirilen ve hususî mânâsıile canlı-cansız herşeyin tek varlık olan Allah'da birleştiği, kâinatın Allah'ınbelirtilerinden ibaret olduğu, hikmet, akıl, bilgi ve adaletin O'nun mânevîkudretinden doğduğu, en mükemmel yaratık olan insanın Allah'ın cüz'ü bulunduğu,gerçek'in akıl yolu ile edinilen bilgi ile değil, ancak sınır tanımaz his ilekavranabileceği görüşü olan Sûfîlik, Hindistan, Akdeniz ve Orta Asya fikircereyanlarının birleşme noktası Türkistan ve bilhassa Horasan'da en canlı çevresinibulmuş ve bu durum 11. asırdan itibaren Türk-İslâm ülkelerinin türlü tarîkatlariçinde çalkalanmasına yol açmıştı.

Mü'minlere kesin şart ve kaideler hâlinde bir çok vecîbeler yükleyen Kitap(Kur'ân)dan ziyade duyguya itibar ettikleri için medreseye cephe alarak raksı vemusikiyi ön plâna çıkaran ve zaviyelerde, hangahlarda rûhanî bir hava içinde,tekellüfsüz yaşayan sûfîler (şeyh ve dervişler), İslâm dogmatizmine intibaktagüçlük çeken bozkırlı Türkmen kütleleri üzerinde tesirli oluyorlardı. Aslındada kitabî din öğretimi ile vazifeli medreseler daha lâyıkı ile kuvvetlenemediğiiçin dinî bilgiler Sûfîlik telâkkileri ile oldukça karışık bir şekildeyürümekte idi. Bu dönemin din bilginleri islâmî akîdelerle sûfîlik arasındakiçelişkiyi yumuşatmağa çalışılorlardı. Başarıya ünlü kelâmcı Gazzâlî(ölm. 1111) ulaştı. İslâm dünyasında Fârabî (ölm. 950) ile canlandığı bilinenEski Yunan felsefî düşüncesini red ederek, dinî felsefenin çeşitli konularındayazdığı kitap ve risâlelerinde sağlam mantıka dayalı ikna edici delillerleuzlaştırmağa muvaffak olduğu Kelâm-tasavvuf yolu ile Gazzâlî asırlarca İslâmdünyasının aydın çevrelerinde çok tesirli olan İslâm sûfîliğinin esaslarınıkurmuştu.

Bir yandan Haçlıordularının sarsıntıya uğrattığı bir yandan da Bâtınî hareketlerininyıpratmağa koyulduğu İslâm mânevî birliğini tehlikeden korumak için İslâmdünyasında bu yeni sûfîlik anlayışı ile her türlü yıkıcılığa göğüsgermeğe muktedir bir rûhî huzur sağlamak maksadını güttüğü belli olan bu büyükmütefekkirin düşünceleri o tarihte bir hayatî gerçeğe uygun düşüyor, biriçtimaî ihtiyaca cevap veriyordu. Büyük çoğunluğu sünnî'lik çizgisinde olaraksûfiyane görüşlerin teşkilâtlanmasından ibaret tarîkatlar aynı mânevî sükûnutemine çalışırlardı.

Türk-İslâm devrindeyaygın dört büyük tarîkat bilhassa toplayıcı vasıfları ile mühim idiler:Abdulkaadir Gilânî (ölm. 1166) tarafından kurulup Hindistan'a ve İspanya'ya kadaryayılan Kaadirî'lik, Harezmşahlar zamanında Şeyh Necm'üd-din Kübrâ (ölm.1221)'nın kurduğu Kübrevî'lik, Anadolu'da Muhyiddîn İbn'ül Arabî (=Şeyh-i Ekber,ölm. 1240) tarafından kurulan Ekberî'lik arasında bilhassa ikincisi, eski Türk"alp"lik telâkkilerini yansıtan "melâmeti" fikirleri ile, Türkpsikolojisini oldukça tatmin edici esaslar ihtiva ediyor ve Anadolu'da İran sûfîliğiyanı baskın "Mevlevîlik"e temel vermiş oluyordu.

Dördüncü büyük tarîkatolan Yesevîlik, Türkistan'da Yesi şehrinden Hâce Ahmed Yesevî (ölm. 1166)tarafından kurulmuş olup, tarîkat dili de Türkçe idi (Yesevî'nin"Hikmet"leri). Bozkırlı Türkler arasında çok sevilen Hakîm Süleyman Ata(ölm. 1186) sûfîliğe dair eserleri ile tananmış bir Yesevî idi. YesevîlikTürkistan'dan ve kuzey bozkırlarından başka, Altun-ordu sahasında, Afganistan'da,Horasan bölgesinde yayılırken, bir yandan da Mâveraünnehir'de Nakşbendîlik(kurucusu Bahâ'üd-din Nakşbend, ölm. 1389) ve Anadolu'da Bektaşîlik ve benzeritarîkatlerin ortaya çıkışlarını hazırlamıştı.

Felsefe ve İlim

İslâm felsefesinin, biri eski Yunan felsefesine,diğeri sûfîliğe dayalı olarak iki yanlı bir gelişme takip ettiği ve her ikicephesi ile de Türk düşüncesi ile ilgili bulunduğu görülmektedir. Türkler'denönce İslâm dünyasında Kelâm münakaşaları içinde yetişmiş ünlü sûfîlervardı, fakat bunlar mahallî ve münferid kişilerdi. Sûfîliğin asıl, siyaset dışıbelirli görüşler etrafında merkezîleşerek, serbest tarîkatler hâlindeteşkilânması, daha ziyade dinî ve fikrî tolerans çağı olan Türk-İslâmhâkimiyeti devrinde meydana gelmiştir. Diğer taraftan Halife El-Me'mun zamanının(813-833) büyük tercüme faaliyeti ile islâm zihniyetine müfuza başlayan Yunanfelsefesi tam başarısını Türkler'e borçlu idi. Çünkü karakteri madde, ölçü,mantık ve faydacılık olan Yunan düşüncesi, temelinde peygamberlik ve mûcizelerinyattığı "Sâmî" düşünceden kaynak alan islâm düşüncesinden ziyadegerçekçi Türk düşüncesine yakındı.

Bundan dolayı Yunan felsefesi, islâm fikir hayatında ilk hakikî temsilci olarakFârâbî'yi (ölm. 950) bulmuştur. Seyhun nehri kıyılarında Oğuzlar'ın Karacuk(Fârâb) şehrinde doğan Uzlug oğlu Muhammed Fârâbî metafizik, fizik, astronomi,mantık, psikoloji, siyaset vb.'ye dair yazdığı 160 kadar kitap ve risalesi ileAristoteles'in hemen bütün fikirlerini en iyi açıkladığı için"Muallim-sânî" lâkabı ile tanınmış, batıda "Al-Pharabius" diyeşöhret yapmış ve eserlerinden çoğu daha o asırlarda lâtinceye çevrilerek yüksekdereceli okullarda ders kitabı olmuştur.

Fârâbî'nin felsefe iledinî (akıl ile inanç) uzlaştırma konusunda açtığı çığır ibn Sînâ iledoğuda ve hıristiyan ilâhiyatçısı Aquino'lu Thomas (ölm. 1274) ile Batıda tâkipedilmiştir. Siyaset mevzuunu inceleyen Fârâbî'nin "hürriyet"i izah tarzıda çok ilgi çekicidir: "Doğru düşünen ve düşündüğünü yapmakiradesine sahip olan bir insan hürdür. Hem doğru düşünmeden hem iradeden mahrum isebehîmî (hayvan)dir. Doğru düşünüp te iradesi yok ise o, köledir. İlim ve felsefeile meşgul kimselerden bazıları kölelikte öteki insanlardan geri kalmazlar. Bunlarınbilgilerinden fayda gelmiyeceği gibi, kendileri de diğer ilim erbabı için utançsebebi olurlar."

Diğer büyük filozof vetabib İbn Sînâ'nın (ölm. 1037), Mâveraünnehir kültür çevresinde yetişmesi vefelsefî bilgisinin esaslarını Fârâbî'den alması İslâm-Türk kültürününyüceliğini gösterir. Tıp, mantık, fizik, tabiiyat, ahlâk, din felsefesi vb.sahalarında 220 civarındaki eseri ile ilim ve fikir dünyasına yenilikler getiren İbnSînâ (Batı'da Avicenna), islâmın en büyük filozoflarından 2.si olarak Doğuda veBatıda çok tesir yaratmış, kitaplarından çoğu lâtinceye çevrilerek öğretimkuruluşlarında okutulmuştur.

Fârâbî'nin açıp İbnSînâ'nın geliştirdiği yeni islâm düşüncesi yolunda ilerleyenler, hattâ onu dahada kuvvetlendirmeğe çalışanlar olduğu gibi, Fahr'üd-dîn Râzî, Muhy'id-dînArabî, İbn Rüşd ve Gazâlî vb. büyük şahsiyetler de aynı "ekol"den feyzalmışlardır. Ancak bunlar yeni felsefeyi olgunlaştırmağa ve yaymağa muvaffakolamamışlar, üstelik Gazzâlî ile Muhy-id-dîn Arabî müsbet felsefenin başkamecraya sürüklenmesinde başlıca rol oynamışlardır. Böylece gerçek felsefehızını kesmiş ve yerini tedricen sûfîliğe bırakmağa mecbur olmuştur.

 Bilhassa Gazzalîmüsbet felsefeye karşı mücadeleyi en iyi veren mütefekkir idi. Onun meşhurTehâfüt'ül-felâsife (Filozofların yıkılışı) adlı eseri Râzî'nin tenkidlerineuğramış ve özellikle İbn Rüşd'ün (ölm. 1198) kaleminde şiddetli bir direnç ilekarşılaşmış (Tehâfüt'ül-Tehâfüt) ise de, siyasî ve sosyal çalkantılar içindebocalayan doğuda Gazzâlî sûfîliğin tesiri azaltılamamış, düşüncesi dinçerçevesini kıramamış, halk kütleleri tarafından benimsendiği bilinen çeşitlirâfızî telâkkiler de yüksek din felsefesi seviyesinin büsbütün düşmesine yolaçmıştır.

 Türk sûfîliğinin Türk-İslâm hâkimiyeti devrinde İran sûfîliğinden daha yaygın ve başarılı oluşu onun özelliğinden ileri gelmekte idi. Tasavvufî davranışı "sanatkârane bir dünya görüşü"ne geçiş sayarak, dolayısiyle mücadeleye sırt çevirerek, onu kavimler, devirler üstü bir düşünce tarzı şeklinde kabûl eden İran sûfîliğine karşılık, Türk sûfîliği insanî doğru ahlâk ve ruh temizliğini gaye edinmiş ve bunu, eski Türk düşüncesi ile bağlantısından dolayı, vatan ve ülkü fikirleriyle kaynaştırmıştır. Bu sebebledir ki; Türk sûfîliği temsilcileri ve taraftarları yurt müdafaasında, sınır boylarında ve fütûhatta büyük hizmetler görmüşlerdir. Böylece bozkır Türk "alp"leri Horasan'ın rûhânî atmosferinde, "baba", "abdal" gibi tâbirlerle anılan Türk şeyhlerinin rehberliğinde, "alp-erenler" olarak, savaş ülkesi Anadolu'da "gazi"ler sıfatı ile vatanî vazifelerini yapmışlardır. Ancak bir kere de Anadolu'da dinî duyguları siyasî istirmara vasıta kılınarak tahrik edilen Türkmenler devlete baş kaldırmışlardır (Baba İshak'ın idare ettiği Babaî isyanı, 1329).

 Baba'lar ve abdal'lar halk velîleri idi. Zihniyetleri basit bir islâmî cila altında gelişen râfızî telâkkilerden meydana gelmişti. Horasan'a inen Türk kütleleri üzerinde, yeni kültür çevresindeki islâmî akîdeler yanında, eski İran'ın Maniheizm, Mazdekizm ve Zerdüştlik gibi dinî kalıntıları ile birleşerek yeni bir mezhep hüviyyeti kazanmış olan şiîliğin tesirleri olacağı tabiî idi. Sünnîliğe aykırı inanca eğilim bilhassa halk velîleri (Türkmen babaları)nda hissediliyordu. Eski Türk davranışı kadrosu içinde ortaya çıkan bu râfızî şeyhler, dervişler, Türkmenler arasında seviliyor, sayılıyorlar, hattâ, birer sünnî müslüman olarak islâm birliğinin koruyuculuğunu yaptıklarını, şiîlik ve kolları cereyanlarla mücadele ettiklerini bildiğimiz Türkmen hükümdarları (Selçuklu sultanları ve diğerleri) tarafından yadırgınmıyorlardı.

 Meselâ Tuğrul Bey, Alp Arslan, Melikşah zamanlarında Baba Tahir Uryân, Ebû Saîd Ebû'l-Hayr vb. bu türden ve itibarlı kimselerdi. Harezmşahlar devletinde bir Âhû-puş hükümdarlar nezdinde halkın sözcülüğünü yapacak kadar tesirli idi. Benzer bir sûfî de Mısır'da vardı. Hızır adlı bu şeyhe sultanlar tarafından saygı gösterilirdi.
Böylece Türk-İslâm devletlerinde bir yandan aydınlara hitap etmek ve diğer taraftan halkı temsil etmek üzere gelişen ve yayılan sûfîlik her iki cephesi ile Anadolu'da da mevcut olmuş ve bilindiği gibi orada da Türkmen babaları yanında, islâmî ilimlere vâkıf derin kültürlü sûfîler (Muhyeddin Arabî, Celâl'üd-dîn Rûmî vb) büyük rol oynamışlardır. Türkmen beyliklerinde de tasavvufî eserler yazılmıştır.

 Sûfîlik Delhi Türk Sultanlığı'nda da kuvvetli idi. Ferîd'üd-dîn Evliya (ölm. 1325) ile bunun halefi "Mahbûb-u İlâhî" diye anılan Nizâm'üd-dîn Evliya (ölm. 1325) ve şair Hasan Dihlevî (ölm. 1327) devrin şöhretli sûfîleri idiler. Hindistan'da bu cereyan Hint düşüncesinde inkılâp yapmış görünmektedir. Eski canlılığını kaybederek şeklîliğe boğulmuş Brahmanizme karşı içten ve gerçek ibadeti öne süren eden sûfîlik oldukça etkiliydi. Bakhti hareketinin 14. asırdaki kuvvetli müdafaacısı Ramanand'ın şu fikirleri islâmî sûfîlik inancını yansıtmakta idi: "Herşeye hâkim olan Tanrı, herşeyde mevcut olan bir kudrettir".

 15. asırda, insanların eşit olduğunu ileri sürerek, "kast" sistemini redde doğru hamle yapan Benares'li Kebîr de şöyle diyordu. "Kalb temizliği, Ganj'da yıkanmaktan daha mühimdir. Hindliler'le Türkler aynı topraktan yapılmış çanaklar gibidir". Nizâm'üd-ün Evliya'nın düşüncelelerine çok yakın olan bu görüşler sonraki Sikh inancına esas teşkil etmiştir. Karmatîler elindeki Multan bölgesinin devlete kazanılmasında çok hizmetleri geçen sûfîlerin oradaki türbelerin arasında en güzellerinden biri, Şeyh Rükn'üd-din için, Giyâs'üd-dîn Tuğluk tarafından yaptırılmıştır.

Edebiyat


Bu İslâm-Türk devletlerinde edebiyat ve şiir büyükgelişme göstermiştir. İran edebiyatının sayılı şâirleri Gazneli Mahmûd'unhimayesinde yetişmişlerdir. Bugünkü edebî Farsça'nın temelini atan, meşhur Şehnâmeşâiri, Firdevsî de bunlar arasında idi.
Delhi sarayında da, şâirler, bilhassa Alâ'üd-din Kalaç devrinde -Gazneliler ve Selçuklular'daolduğu gibi- "Mavacib-i şâ'iri"(şâirlik ödeneği) alırlardı.

Hint-Türk hükümdarları eski Hinteserlerinin tercümelerine de yardım etmişlerdi. Bunlar arasında en mühimmi, "Kelîleve Dimne" diye tanınan ahlâk kitabı Pançatantra'nın, Gazneli sultanı Bahrâm-şah(ölm. 1157 )adına Nizâm'üd-dîn Ebu'l-Ma'alî tarafından Farsça'ya tercümesidir.

Şiir ve edebiyat sahasındabüyük ilerlemeler kaydedilen Selçuklu devrinde bilhassa Fars edebiyatı çok gelişmiştir.Türk sultanlarının maddî, mânevî, himayeleri sayesinde İran edebiyatının en seçkinsimaları bu çağda yetişmişlerdi.

Bu devirde Türk edebiyatı,bilindiği gibi, Anadolu'da gelişmiştir. Malazgirt zaferinden beri eski Oğuz menkıbelerini,bozkırların destânî konular ile süslenmiş kahramanlık hikayelerini kopuz çalarak söyliyenTürkmen halk şâirlerinin, 12-13. yüzyıllar Anadolu'sunun gaza ve fetih ruhuna uygunislâmî geleneklerini (Ebû Muslim, Hz. Hamza, Hz. Ali etrafında örülen efsaneler vb.)Türkçe terennümleri ile başlayan bu edebiyatta Dânişmendname, Battal Gazi destanı,Sarı Saltuk menkıbesi vb. gibi mahsuller yanında Yesevî şâirlerinin tesiri ile sûfîyaneTürk edebiyatı çığırı açılmıştır. Aynı zamanda Sultan Veled aracılığı ileGülşehrî'yi ve Âşık Paşa gibi klâsik Türk şiirinin temsilcilerini hazırlayan buçığırda, ünlü Türkmen şâiri Yunus Emre (ölm. 1320) asırlarca erişilmesi mümkünolmayan bir şahikaya yükselmiştir.

Sanat

Ortaçağ Türk hakimiyeti devrinde sanat ve imarfaaliyetini gösteren ve aralarında çoğu şahaser vasfını taşıyan mimarî, kitabe,hat, tezhib, süsleme, minyatür, çini, halı ve kilim gibi sanat eserlerini burada saymağaimkân yoktur. Kaynaklarımızın ve Nâsir-i Hüsrev (ölm. 1061)den itibaren sonzamanlara kadar bir çok seyyahın görüp yazdıkları üzere, Çin sınırlarındanAkdeniz'e, Oğuz bozkırlarından Hindistan ortalarına ve Mısır'a kadar uzanan genişcoğrafya üzerinde güzel ve çok kere renkli yazılı, dahilen ince süslemeli, bazılarıçini kaplı saray, cami, mescid, imaret, han, hamam, darüşşifâ, medrese, hangah, türbe,künbet, şadırvan, çeşme, sebil, kale, sur, ribat ve mezar sandukasından binlercesimevcuttur.

Anadolu Türkmen paralarındaki tasvirlerin de gösterdiğigibi, Sultan Tuğrul Bey'in Bağdad'da taç giyip kılıç kuşanması münasebetiyle, bumerasimin hatırası olarak hazırlanan tasvirli altun ve madalya ve Rey'de saray hayatınıcanlandıran kabartma Selçuklu devri sanatının nadir örnekleridir. Uygur Türk müziğiile sıkı alâkası bilinen Oğuz musikisi, daha sonra Mâverâünnehir, Azerbaycan veAnadolu'da üç kol halinde gelişmiş ve Türkler'in nüfuz ettikleri yerlere kadar yayılmıştır.

Bütün bu Türkdevletlerinde taş işçiliği (meselâ hemen bütün Anadolu'da bile ekol hâlinde gelişenAhlat taş işçiliği), kuyumculuk, kakmacılık, bakır işçiliği, zırh, kemer,kalkan, mineli cam imâlâtı, keramik, yünlü, pamuklu, kadife dokumacılığı halıcılıkve döküm sanatı en zarif mahsullerini vermişlerdi ki, bunlar hâlâ Türk ve dünya müzeleriningözde eserlerini teşkil eder.

İmar Faaliyetleri

Mısır'da Fustât yakınında yeni bir şehir(el-Katâî) kurdurmuş olan Tolun-oğlu Ahmed ayrıca çeşme, hamam, su bendi ve İslâmdünyasında ilk defa, yoksul ve fakirlerin parasız tedavi edildiği bir devlethastahanesi yaptırmıştı (873). Buna bağlı bir de eczahane vardı. Yine onun inşaettirdiği, hâlâ Kahire'de mevcut, ünlü Tolûnîye Câmii İslâm sanatına Türk zevkve üslubunu katar bir eserdir. Oğlu Humârveyh'in, salonları hükümdar ailesimensuplarının heykelleri ile süslü, duvarları altın yaldızlı sarayı ile, Kur'ânsûreleri biçiminde tarhlanmış bahçesi meşhurdu. İslâm dünyasında bahçe kültürüve çiçekçilik önce burada görülüyordu. Yine tarihte ilk olarak Sâmerrâ'da Türklertarafından kurulan hayvanat bahçesinin daha mükemmeli bu devirde Mısır'da tesisedilmişti.

Kara-Hanlı hükümdarları Mâveraünnehir, Kâşgar,Balasagun bölgelerinde câmi, medrese, türbe, yol, köprü ve zengin vakıflarladesteklenen ribâtlar yaptırmışlardı. Şems'ül-mülk Nasr Han'ın Buhâra'da inşaettirdiği köşkler, bahçeler, havuzlar, korularla süslü idi. Ayrıca bir de hayvanatbahçesinin bulunduğu "Şemsâbâd" sitesi ile, 1068 yılında yaptırılanmuhteşem mihrablı Buhâra Ulu Câmii çok meşhurdu. Sarayının mermerleri, yaldızları,altundan çiçek ve çubuk tezyinatı el-Utbî tarafından medhedilen Sultan Mahmûddevrinde Gazne pek mâmur, süslü ve yine Sultan Mahmûd'un Leşker'i Bazar sarayı muhteşemidi. Gazneli devletinin diğer şehirleri de yüksek mâli güç sayesinde îmar edilmiş,güzelleştirilmişti.

Bütün bu eserler, kalıntılarındananlaşıldığı üzere, birer sanat âbidesi heybetinde idi. Türkler başka yerlerdeolduğu gibi, burada da sanat ve mimariye kendi damgalarını vurmuşlardı.Bu Türkdevletlerinden kalma kaleler, surlar veya eski hisar ve beden tamiratından başkasaraylar, camiler, medreseler, türbeler, mezar sandukları, hastaneler, kervansaraylar,ribâtlar, köprüler, su yolları vb.den bir kısmının harabeleri hâlâ mevcuttur. Bütünbu imar faaliyetinin en iyi delilleri, pek çoğu elde bulunan, kitâbelerdir. Bütün bumemleketler Türkler zamanında meydana getirilen eserlerle dolu idi. Bu eserlerin çoğuo çağın hatıralarıdır ve umumiyetle Selçuklular tarafından ortaya konanlardan dahakalabalık ve daha sanatkâranedir. Türk sanat özelliklerini taşıyan ulu camiler, kümbedlerve medreseler tam bir Ortaçağ Türk beldesi manzarasını asırlarca muhafaza etmişlerdi.

Türk Hususiyetleri

İslâm çevresinde kurulan ve Türk-İslâmkültürünün gelişmesine büyük ölçüde hizmet ettiğini gördüğümüz budevletlerde, buraya kadar temas edilenlerin dışında diğer Türk kültürunsurlarının da yaşadığı şüphesizdir. Bu yönden anadil Türkçe başta gelir.Kara-Hanlılar'da devlet, halk dili ve edebî dil Türkçe idi. Gazneli saraylarındaTürkçe de konuşuluyordu. Harezmşahlar'da hükümdar ailesinden başka orduda hâkimdil yine Türkçe idi. Harezmşah Alâ'üd-din Muhammed, halifenin elçisi ile konuşurkenkendisinin Türk olduğunu ve Arapça bilmediğini söylemişti.

Delhi Sultanlığı'nda idareci tabakave ordu mensupları tarafından Türkçe konuşulduğunu Fahr'üd-dîn Mübârekşah'ıneseri ve Türkçe tabirler göstermektedir. Selçuklular'da da durum böyle idi. Saraydave her tarafa dağılmış, büyük yekûnlara yükselen Türk askerî kuvvetlerinin heryerde konuştukları dil Türkçe idi. Bu itibarla, bu devir İslâm-Türk devletlerinde"devlet dilinin" bazılarında Arapça, bazılarında Farsça olduğuhakkındaki iddialara fazla değer vermemek lâzımdır. Zira ancak son asırlardakimillî devletlerin ortaya çıkardığı "resmî dil" anlayışınıOrtaçağlarda aramak doğru değildir. O devirlerde gerek yazışma, gerek konuşmadilinin tâyininde en esaslı faktör idare edilen halk idi. İran sahasında ve Arapmemleketlerinde idareyi Türkçe ile yürütmek imkânı yoktu.

Buna göre, Türkler'in dahaönceleri de gelişmiş edebî dilleri ve kendi yazıları olduğu hâlde, o çağdaİslâm dininin tesiri ile Kur'ân dili olduğu için yaygın Arapça ve halkçoğunluğunun anadili olan Farsça yanında Türk dilinin devletler ölçüsündeumumîleşmemiş olması tabiî karşılanmak gerekir.Diğer taraftan Büyük Selçukluİmparatorluğu zamanında Türkçe'nin ehemmiyetini gösteren vesikalar vardır.Bunlardan biri 1074 yılında Bağdat'ta Kâşgarlı Mahmûd tarafından yazılanDîvan-ı Lûgat-it-Türk'tür ki, müellif bu kitabını Türk olmayanların Türkçeöğrenmek ihtiyaçlarını karşılamak üzere yazdığını kaydeder. Bu eserde işaretedilen "Türk dilini öğreniniz, çünkü Türkler'in saltanatı uzunsürecektir" mealindeki bir "hadîs" de devrin dikkate değer birtelakkîsini ifşa eder.

Türk sözünün "Olgunlukçağı" mânâsına geldiğini söyleyen Kâşgarlı Mahmûd'un ortaya koyduğuüstünlük hissi, İbn Hassûl gibi devlet adamları, Saa'lebî ve Gazzî gibi şâirlertarafından da ifade edildiğine göre, o zamanki Türk topluluğunda hâkim bulunanhamleci ruh iyice anlaşılır. Nitekim Türk nüfusunun kesafet kazandığı Anadolu'dabu ruh büsbütün canlanmış, Yunus Emre başta olmak üzere birçok büyük şairler veedîbler yetiştirmiş ve Konya'da Türkçe için ferman çıkaran (1277) KaramanoğluMehmed Bey gibi siyasî temsilciler de bulan anadil, yazma ve konuşma dili hâlinegelmiştir.

Bunun dışında eski Türk, örfve âdetlerinden çoğu bu Türk devletlerinde devam etmekte idi. Meselâ Türkler'e"köpeğe benzer" bir hayvanın rehberlik yaptığı şeklindeki rivayet eskiBozkurt efsanesinin Türkmenler arasında yaşadığını gösterdiği gibi, Selçukluresmî yazılarında, sultanın tuğrasında, paralarda, çetr üzerinde görülen veSultan Tuğrul Bey'in talebi ile imparator K. Monomakhos tarafından İstanbul'dakimâbede hâkkettirilen ok ve yay, eski bir geleneğin devamından başka bir şeydeğildi. Eski Gök-Türk ve Hazar hâkanlıklarında mevcut olup Selçukluteşkilâtında da pek mühim bir yer tutan Atabeylik müessesesi ve kadına devletişlerinde rol verilecek kadar itibar edilmesi, İslâm-Doğu dünyasına Türkler'ingetirdiği idarî ve sosyal yeniliklerden idi.

Orduda kalabalık süvari birliklerinin teşkili, sağ-sol taksimatı, büyük savaşlarda tatbik edilen Turan taktiği hep Bozkır kültürün İran sahasındaki Türkler tarafından yaşatılan değerleridir ve bunlar ufak farklarla tâ Osmanlı devrinde de görülür. Yine eski Türk geleneklerinin devamı olan yoğ, sultanların devlet ileri gelenlerine ve halka umumî ziyafetler vermesi (toy), bu ziyafetler sonunda tabak, kaşık ve sairenin yağmalanması, eski Türk hâkimiyet anlayışı ile ilgili idi.

Çeşitli renklerde ve biçimlerde bayraklarla birlikte Tuğ kullanılması, sürek avları, Harezmşahlar'da, Delhi sultanlığında, Mısır'da da yaygın olan top ve çöğen oyunu, Sultan Tuğrul Bey'in son evlenişi münasebetiyle Bağdat'teki düğünde, Türk şarkıları söylenirken, bizzat oynadığı ve Ruslar'a geçmiş olması muhtemel Türk raksı, askerî kıyafet ve Türk unsuru arasında Türk töresi hükümlerine göre yürütülen örfî hukuk hep Orta Asya'dan intikal ederek Türk-İslâm dünyasında yüzyıllarca yaşayan hususiyetlerdi.

Doğu Anadolu beyliklerinde hükümdarlar Artuklu, Mengücüklü, Saltuklu vb. kitâbelerinde görüldüğü üzere, Alp, Kutlug, İnanç, Uluğ, Tuğrul, İnanç Yabgu, Alp Tuğrul, Tegin, vb. gibi Türkçe unvanlarla anılıyor ve paralarına kendi boy damgalarını vurduruyorlardı. Bu beylikler, herhâlde batıda Anadolu Selçukluları ve doğuda Harezmşahlar'a nisbetle millîliklerini daha iyi korumakta idiler. Ancak, Türklük şuurunun kuvvetli tutulmasını sağlayan ilmî, edebî sahadaki faaliyetlere imkân hazırladıklarını bildiğimiz Mısır idarecileri, kendilerini Türkmenler'den de üstün sayıyorlardı.

Orada yalnız orduda değil, halk arasında da atlı sporlar, avcılık, çöğen oyunu gibi bozkır gelenekleri devam ettiriliyor, çok kere "töre" hükümleri yürütülüyor ve devlet doğrudan doğruya "Türk" adını taşıyordu.("Ed-Devlet'ül-Türkîyye")
Bütün bu Türk-İslâm devletlerinde Türkler'e yabancılar tarafından yüksek vasıfta, üstün insanlar gözü ile bakılmış, kabiliyet, güzellik ve şecaatleri öğülmüştür. (Meselâ el-Cahiz, İbn Hassûl, Zemahşerî, Mübarekşâh.)

 
 

turkbirdevbursa.tr.gg
 
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=