Orhan Yıldız

Artvinli Orhan

TürkBirDev >Türk Birliği




TürkBirDev Türk Birliği
TürkBirDev > Türk Birliği
TürkBirDev
Şah ve Mat: Tüm Oyunları Bozan Bir Hamle - Özet
Biz "Türkler"le sorun nedir? ve Tepkiler
Türk Birleşik Devletleri Kurmanın Gerekliliği. Türk Birliği Neden Kurulmalı?
Bölüm I: TürkBirDev ve Çalişmaları
Bölüm II: Ben ne Yapabilirim?
Bölüm III: Yazi ve Mektuplar
Bölüm IV: Birlige dair Söz ve Şiirler
Bölüm V: Soru ve Yanitlar
Temsilcilikler
Türk Birliği
2007 Türk Kurultayı Sonuç Bildirisi
Türk Dünyasında Dil ve Alfabe Birliğinin Önemi
Türk Kültür Evi
Türk Birliğine Evet Kampanyası İçin
Türk Birliğine Evet Kampanyası

TRT Haber Haberler

Son Dakika Haberleri | Haber Manşetleri



   
  AVRASYA KARDEŞ ÜLKELER BİRLİĞİ TÜRK BİRLİĞİ
  Turkiye Dis Politikasinda Genel Gorunum
 

TÜRKİYE DIŞ POLİTİKASINDA GENEL GÖRÜNÜM

GİRİŞ
 
2005 yılında, Osmanlı İmparatorluğu’nun kalıntıları üzerinde doğan modern Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu belgelerinden biri olan Lozan Barış Antlaşması’nın 82. yıldönümünü kutlamaktayız. Türkiye, Cumhuriyet’in 1923 yılında kuruluşundan bu yana, Mustafa Kemal Atatürk’ün mirası doğrultusunda, “Yurtta Sulh, Cihanda Sulh” ilkesini benimsemiştir. Türkiye Cumhuriyeti, demokratik ve laik siyasal sistemi, AB’yle gümrük birliği içindeki sağlam serbest piyasa ekonomisi ve çağdaşlığı kültürel kimliğiyle bağdaştıran sosyal geleneğiyle, kendi bölgesinde ve ötesinde güvenlik ve istikrar üreten bir dış politika izlemektedir.
 
Türk dış politikasının başlıca amacı, gerek Türkiye’de, gerek komşu ülkelerde ve ötesinde, barış ve refah içinde, istikrarlı, işbirliğine dayalı ve beşeri kalkınmayı sağlayacak bir bölgesel ve uluslararası ortamın yaratılmasıdır.
Türkiye bu amacına, diğer hususlar meyanında, NATO İttifakı’na üyelik ve AB’yle bütünleşme, bölgesel işbirliği süreçlerinde öncülük, iyi komşuluk ilişkilerinin ve ekonomik işbirliğinin teşviki, zor şartlar altında bulunanlara insani yardım, barışı koruma operasyonlarına katılım, uyuşmazlıkların çözümü ile çatışma sonrası uzlaşma ve yeniden yapılandırma gayretlerine katkı gibi geniş bir yelpazede, barışçıl, ilkeli ve etkin bir dış politika izlemek suretiyle ulaşmaya çalışmaktadır.
 
Günümüzün küreselleşmiş dünyasının aktif bir üyesi olan Türkiye, Batı’yla Doğu’yu, Kuzey’le Güney’i uzlaştıran ve tüm kıtalarda etkinlik gösteren çok boyutlu bir dış politika yürütmektedir. Avrasya’nın merkezindeki coğrafi konumu ve geniş bir alana yayılan tarihi ve kültürel bağlarıyla Türkiye, medeniyetler arası diyaloga ve etkileşime hizmet eden önemli bir köprü işlevi görmektedir.
 
Türkiye’nin geniş bir yelpazede yer alan pek çok önde gelen uluslararası ve bölgesel kuruluşa üyeliği, dış politikasının çok boyutlu niteliğini en iyi şekilde ortaya koymaktadır. AB’yle katılım müzakerelerine resmen başlamış bir aday ülke olmasının yanında Türkiye, Birleşmiş Milletler, Avrupa Konseyi, Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü (NATO), Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD), Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT), Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ), İslam Konferansı Örgütü (İKÖ), Karadeniz Ekonomik İşbirliği Örgütü (KEİ), Ekonomik İşbirliği Teşkilatı (EİT), D-8 gibi çeşitli kuruluşlara üyedir. Türkiye ayrıca, bu yıl 10. kuruluş yıl dönümünü kutlamakta olan Euromed/Barselona Süreci’nde de yer almaktadır.
 
Türkiye, Amerika Devletleri Örgütü, Karayip Devletleri Birliği ve Afrika Birliği’nin faaliyetlerine daimi gözlemci statüsünde katılırken, Arap Ligi ve Güney Doğu Asya Ülkeleri Örgütü (ASEAN) ile de benzer kurumsal bağlar kurmayı amaçlamaktadır.
 
2004 yılında İKÖ Dışişleri Bakanları Konferansı ve ardından NATO Devlet ve Hükümet Başkanları Zirvesi gibi iki önemli zirveye ev sahipliği yapan Türkiye, çok taraflı işbirliğine bağlılığını bir kez daha sergilemiştir. Arka arkaya düzenlenen söz konusu zirve toplantıları, Türkiye’nin farklı kültürlerin kritik kesişme noktasındaki stratejik önemini ön plana çıkarmıştır.
 
Türkiye, bu çerçevede medeniyetler arasında anlayış ve işbirliği kültürünün geliştirilmesini amaçlamaktadır. 11 Eylül olaylarını izleyen dönemde, Türkiye kültürler arası diyalogu teşvik etmek amacıyla Şubat 2004’de ilk kez bir araya gelen AB-İKÖ ortak formuna ev sahipliği yapmıştır. Öte yandan, BM Genel Sekreteri tarafından Temmuz 2005’te başlatılan Medeniyetler İttifakı girişiminin İspanya ile birlikte eş-sponsorluğunu da üstlenmiştir.
 
Türkiye ayrıca, İKÖ Genel Sekreterliğinin bir Türk vatandaşı tarafından üstlenilmiş olması çerçevesinde, bu amaç doğrultusunda daha belirgin bir rol üstlenmek ve İKÖ’nün etkinliğini arttırmayı amaçlamaktadır. Prof. Ekmeleddin İhsanoğlu, 1 Ocak 2005 tarihinden itibaren, dört yıllık bir süreyle İKÖ Genel Sekreteri olarak seçilmiş bulunmaktadır. Bunun yanında Sayın Cumhurbaşkanı her yıl İstanbul’da toplanan İKÖ Ekonomik ve Ticari İşbirliği Daimi Komitesi’nin daimi başkanlığını yürütmektedir.
 
 
TÜRK DIŞ POLİTİKASININ EVRİMİ
 
Lozan sonrası dönemde iç yapılanmaya odaklanan genç Türkiye Cumhuriyeti, dış ilişkilerinde, Lozan Barış Antlaşması görüşmelerinde sonuçlandırılamayan Osmanlı borçları ve sınır sorunları gibi konuların çözümlenmesine çalışmıştır. Komşu ülkelerle ilişkiler, işbirliği ruhu ve karşılıklı anlayış temellerinde yürütülmüştür.
 
Uluslararası ortamın hızla bozulduğu 1930’ların ortalarında Türkiye, batı ve doğu sınırlarında birer güvenlik kuşağı oluşturmak için çaba göstermiştir. 1934’te Balkan Antantı’nın (Türkiye, Yunanistan, Romanya, Yugoslavya) ve 1937’de Sadabad Paktı’nın (Türkiye, İran, Irak, Afganistan) kurulmasında öncü rol oynamıştır. 1936 yılında ise, Türkiye’ye stratejik Türk Boğazları üzerindeki egemenliğini iade eden ve Boğazlar’dan geçişi düzenleyen Montrö Sözleşmesi imzalanmıştır.
 
2. Dünya Savaşı’nın başlamasından sadece 16 yıl önce kurulan Cumhuriyet’in ilkelerine bağlı kalan ve son aylara kadar Nazi karşıtı koalisyonun muharip olmayan müttefikleri arasında yer alan Türkiye, savaşın son döneminde yenidünya düzeninde yerini alabilmek amacıyla Almanya’ya savaş ilan etmiştir.
 
Türkiye, 2. Dünya Savaşı’nın sona ermesini takiben, 1945 yılında Birleşmiş Milletler’in, 1949’da ise Avrupa Konseyi’nin kurucu üyelerinden biri olmuştur. Bilahare Avrupa’da artmakta olan güvenlik tehditleri çerçevesinde, 1952 yılında Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü’ne (NATO) katılmıştır. 1963 yılında ise, Avrupa Birliği’nin öncülü olan Avrupa Ekonomik Topluluğu’na ortak üye olmuştur.
 
Türkiye, 1970’lerle birlikte Avrupa’daki yumuşama döneminin yarattığı olumlu ortamın etkisiyle, Doğu Avrupa ülkeleri ve kuzey komşusu eski Sovyetler Birliği’yle ilişkilerini geliştirme imkanı bulabilmiştir.
 
Avrupa’da totaliter rejimlerin 1980’lerin sonları ve 1990’ların başlarında çökmesi, Varşova Paktı’nın dağılması, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin parçalanması, yeni bağımsız devletlerin ortaya çıkması, Almanya’nın yeniden birleşmesi, çoğulcu demokrasi ve serbest pazar ekonomilerinin yaygınlaşması gibi çarpıcı değişimler, Doğu-Batı rekabetine ve iki kutuplu sisteme son vermiştir. Aynı zamanda dünya, bölgesel istikrarsızlık ve çatışmalara yol açarak yeni bir barış döneminin başlamasına yönelik umutların ilk anda yarattığı iyimserliğe gölge düşüren etnik milliyetçilik, yabancı düşmanlığı, irredantizm, köktendincilik ve uluslararası terörizm gibi yeni güvenlik tehditlerinin ortaya çıkışına şahit olmuştur.
 
Soğuk Savaş sonrası dönemde Türkiye, kendisini Avrupa’dan Orta Asya’ya uzanan geniş bir coğrafi bölgenin, Avrasya’nın merkezinde bulmuştur. Avrasya, yeni binyılda jeopolitik önemi artacak olan bir bölgedir. Türkiye, demokrasi ve ekonomik kalkınma alanlarındaki deneyimini ve bölge ülkelerinin büyük bir çoğunluğuyla arasında mevcut olan muhtelif bağları kullanarak, bu ülkelerin dönüşüm çabalarında rol oynamıştır.
 
Bu çerçevede Türkiye, Soğuk Savaş sonrası dönemin ruhunu yansıtan ilk başarılı örnek olan Karadeniz Ekonomik İşbirliği Teşkilatı’nın (KEİ) kurulmasına öncülük etmiş, ayrıca, “yumuşak güvenlik” sorunlarıyla mücadelede devreye girmek üzere Karadeniz’e kıyısı olan devletlerce tasarlanan Karadeniz Görev Gücü’nün (BLACKSEAFOR) oluşumunda yine öncü rol oynamıştır. Öte yandan, İran ve Pakistan’la birlikte kurmuş olduğumuz Ekonomik İşbirliği Teşkilatı’nın (EİT) üye sayısı, girişimlerimiz sonucunda Afganistan, Azerbaycan ve Orta Asya Cumhuriyetleri’ni kapsayacak şekilde arttırılmıştır. Hazar petrolünü batı pazarlarına taşıyacak olan ve resmi açılış töreni Mayıs 2005’de yapılan Bakü-Tiflis-Ceyhan (BTC) boru hattı, ilgili ülkelerin çok ötesinde yansımaları olacak bölgesel işbirliğinin somut bir başka örneğini oluşturmaktadır.
 
Soğuk Savaş sonrası dönemde uluslararası barışı koruma faaliyetleri önem kazanmıştır. Bu bağlamda, Türkiye, BM, NATO ve AB liderliğindeki çeşitli misyonlara iştirak etmek ve destek vermek suretiyle, dünyanın dört bir yanındaki barışı koruma operasyonlarına katkısını sürdürmektedir. Bu misyonlar arasında KFOR, Etkin Çaba Harekâtı (Operation Active Endeavor) ve Irak’ta askeri eğitim misyonu gibi NATO operasyonları ile AB öcülüğündeki Proxima (Makedonya), EUPOL (Kinşasa), EUPM (Bosna ve Hersek) gibi polis misyonları ile Bosna-Hersek’te SFOR’un yerini alan EUFOR-ALTHEA’yı saymak mümkündür. Dünya çapındaki BM operasyonlarında görev yapan 300’ü aşkın sivil polisi ile Türkiye, bu alanda BM’ye en fazla katkı sağlayan ülkeler arasında yer almaktadır.
 
Türkiye, ayrıca, ilki Haziran 2002-Şubat 2003 dönemi (ISAF II) ve ikincisi Şubat-Ağustos 2005 dönemi (ISAF VII) olmak üzere Afganistan’daki Uluslararası Güvenlik Yardım Gücü’nün (ISAF) komutasını, kuruluşundan bu yana 3 yılda toplam 14 ay süreyle olmak üzere iki kez üstlenmiştir.
 
Doğal veya insan kaynaklı felaketlerden etkilenen dünyadaki tüm ülkelere imkanları ölçüsünde insani yardımda bulunmak da Türkiye’nin önemli önceliklerinden birisini teşkil etmektedir. Bu çerçevede Türkiye, ikili düzeydeki yardım faaliyetlerinin yanısıra, muhtelif uluslararası yardım çabalarına da katkıda bulunmuştur. 2004 yılında yapılan insani yardımların tutarı 10 milyon dolar civarındadır. Türkiye ayrıca, Güney Asya’da yaşanan deprem ve onu izleyen tsunami felaketi sonrasında, bölge ülkelerine 40 milyon Doları aşan düzeyde insani yardımda bulunmuştur. Aynı anlayışla, Katrina Kasırgasının sebep olduğu yıkım ertesinde de yardım elini uzatan Türkiye 3.5 milyon Dolar değerinde yardımda bulunmuştur. Türkiye Ekim 2005’de meydana gelen deprem felaketi sonrasında da Pakistan’a yardım ve arama-kurtarma ekibi gönderen ilk ülke olmuştur.
 
 
BÖLGESEL POLİTİKALAR
 
 
AVRUPA BİRLİĞİ: KATILIMA DOĞRU
 
Avrupa, 1 Mayıs 2004 tarihinde Birliğin üye sayısının 15’ten 25’e çıkmasını sağlayan tarihi genişlemeyle, kıtanın suni bölünmüşlüğünün sona erişini kutlamıştır. Diğer iki aday ülke olan Bulgaristan ve Romanya, 2007 yılına kadar katılım müzakerelerini tamamlama hedefiyle sırada beklemektedirler. Türkiye müzakere sürecine 3 Ekim 2005 tarihinde başlamıştır. Hırvatistan da Türkiye’yi bu süreçte izlemektedir.
 
6 Ekim 2004 tarihinde Avrupa Komisyonu, Türkiye tarafından AB ile uyum yolunda atılan adımlar ve ülkenin diğer adaylara uygulanan kriterler temelinde Birliğe katılması mukadder bir ülke olarak resmen ilan edildiği 1999 Helsinki Zirvesi’nden bu yana geçirdiği siyasi dönüşüm hakkında kapsamlı bir değerlendirme içeren ilerleme raporunu yayınlamıştır.
 
Komisyon bu doğrultuda, Türkiye’nin Kopenhag kriterlerini yeterli ölçüde karşıladığı sonucuna varmış ve ülkemizle katılım müzakerelerinin başlamasına dair açık bir tavsiyede bulunmuştur.
 
Bu çerçevede, Türkiye tarafından izlenen dinamik reform gündeminin yanısıra, Ekim 2001 ve Mayıs 2004’teki kapsamlı Anayasa değişiklikleri, yeni Medeni Kanun ve Ceza Kanunu ile sekiz reform paketini içeren devasa yasama çalışmaları da Komisyon’un Tavsiye Kararı’nda kayda geçirilmiştir.
 
17 Aralık 2004 tarihinde Brüksel’de toplanan AB Devlet ve Hükümet Başkanları, Komisyon’un tavsiyesi doğrultusunda Türkiye ile katılım müzakerelerinin 3 Ekim 2005’te başlatılması kararını almışlardır.
 
17 Aralık AB Zirvesi sırasında Türk Hükümeti, Türkiye ile AB arasında tam üyelik hedefiyle bir ortaklık ilişkisi kuran 1963 tarihli Ankara Anlaşması’nın Birliğin tüm üyelerine teşmili konusundaki Uyum Protokolü’nü katılım müzakerelerinin başlangıcından önce imzalamaya hazır olduğunu teyit etmiştir. Öte yandan Türkiye, bunun hiçbir şekilde Kıbrıs Rum Yönetimi’nin resmi ve hukuki yönden tanınması anlamına gelmeyeceğini kayda geçirmiştir. Bu husus, aralarında AB Hollanda Dönem Başkanlığı’nın da bulunduğu muhtelif çevreler tarafından, kamuoyu önünde de teyid edilmiş bulunmaktadır.
 
Söz konusu Protokol 29 Temmuz 2005 tarihinde tamamlanmıştır. Türkiye, Protokolle beraber bir de Deklarasyon yayınlamıştır. Bu Deklarasyon ile, Uyum Protokolü’nün imzalanmasının, hiçbir şekilde Protokol’de adı geçen “Kıbrıs Cumhuriyeti”nin tanınması anlamına gelmeyeceği kayda geçirilmiştir. Ayrıca, Kıbrıs’ta kapsamlı bir çözüme ulaşılıncaya kadar Türkiye’nin Kıbrıs konusundaki tutumunda herhangi bir değişiklik olmayacağı ve böyle bir çözüme ulaşılması halinde Kıbrıs’ta ortaya çıkabilecek yeni bir ortaklık devleti ile Türkiye’nin ilişki kurmaya hazır bulunduğu vurgulanmıştır. Bu vesileyle Türkiye, BM Genel Sekreteri’nin iyi niyet misyonu çerçevesinde Kıbrıs konusuna siyasi bir çözüm bulunması yönündeki çabaları desteklemeye devam edeceğini bir kez daha yinelemiştir.
 
Komisyon Başkanı Barroso, 17 Aralık Zirvesi’nin sonucunun, Avrupa Birliği’nin Türkiye’ye kapılarını açma yönünde tarihi bir karar olduğunu söylemiştir. Gerçekten de, bu karar ve katılım müzakerelerinin 3 Ekim’de başlaması tam üyelik hedefi doğrultusunda 42 yıldır yürünen bir yolun son dönemecini simgelemektedir.
Türkiye’nin AB ile ilişkileri, tüm yeni üyeler ile aday ülkelerinkinden çok daha uzun bir geçmişe dayanmaktadır. Türkiye’nin AB ile ortaklığının başlangıcını tam üyelik hedefinin açıkça yer aldığı 1963 tarihli Ankara Anlaşması oluşturmaktadır. Söz konusu Anlaşma, AB’nin Türkiye’ye yönelik taahhüdünün siyasi, hukuki ve manevi çerçevesini oluşturmaktadır.
 
1987’deki tam üyelik başvurusu ve 1996 başında yürürlüğe giren Gümrük Birliği, Türkiye’nin AB ile bütünleşme sürecindeki diğer önemli kilometre taşlarıdır. Onuncu yılına giren Türkiye ile AB arasındaki Gümrük Birliği, bugüne kadar hiçbir aday ülkenin üyelikten önce gerçekleştirmediği bir düzenlemedir.
 
Türkiye, başından beri AB ile sahip olduğu özel ilişkilerini katılım müzakerelerinin sonunda tam üyelik ile pekiştirilmeyi amaçlamaktadır. Tam üyelik, katılım müzakerelerinin açık ortak hedefidir.
 
3 Ekim 2005 tarihli Lüksemburg Hükümetler arası Konferansı kararıyla aday ülkeden katılımcı ülke statüsüne yükselen Türkiye katılım müzakereleri sürecinde, Devlet Bakanı Sayın Ali Babacan’ı Baş Müzakereci olarak atamıştır.
 
Müzakerelerin başarıyla sonuçlanması, AB’nin Avrupa’yı yeniden bölen çizgiler yaratmadan birleştirme kararlılığını ortaya koyacaktır. Avrupa projesinin gerçekleşmesi, tüm Avrupalıları paylaşılan değerler etrafında birleştirerek, demokrasiyi ve kıtanın birliğini perçinleyecektir. Dolayısıyla Türkiye’nin AB üyeliği, Birliğin temelini oluşturan ortak değerlere yeniden vurgu yapacak ve dünyada yeni bir dönemi simgeleyecek tarihi bir misyon teşkil etmektedir.
 
Türkiye, Avrupa demokratik değerler sisteminin ayrılmaz bir parçasıdır. AB içinde ve ötesinde medeniyetler uyumuna ve diyaloguna önemli katkıda bulunacaktır. Türkiye’nin AB üyeliği gerçekleşmediği sürece, Avrupa bütünleşmesi projesi tamamlanmış olmayacaktır. Çeşitli coğrafyalarda barışçıl ilişkiler ağı kuran ve laik, çoğulcu demokrasisiyle reform konusunda istekli diğer bölge ülkeleri için bir ilham kaynağı teşkil eden Türkiye’nin üyeliği sayesinde Avrupa, uluslararası ilişkilerde ve bölgesel gelişmelerde stratejik anlamda daha güçlü bir sese sahip olacaktır.
 
AMERİKA BİRLEŞİK DEVLETLERİ
 
Türkiye ve ABD arasındaki ilişkiler güçlü dostluk ve İttifak bağlarına dayanmaktadır. Soğuk Savaş sırasında, özellikle Truman Doktrini ve Türkiye’nin NATO’ya üyeliğini izleyen dönemde, ilişkilerin güvenlik boyutu ön plana çıkmıştır. Soğuk Savaş sonrası ortamda ise, Türkiye ile ABD arasındaki stratejik ilişki, örtüşen yaklaşımlar ve paylaşılan değerler temelinde, ortak çıkarların izlenmesi yönünde gelişerek ve derinleşerek ilerlemeye devam etmektedir.
 
Türk-Amerikan ilişkileri, her iki tarafın da ilgilendiği geniş coğrafyalarda barış, istikrar ve refahın sürdürülmesinin yanısıra, özgürlük ve demokrasinin korunması açısından da gereklidir. Bu bağlamda, Türkiye ve ABD, kriz önleme ve kriz yönetimi, bölgesel çatışmaların ve kitle imha silahlarının yayılmasının önlenmesi, uluslararası terörizm ve her türlü aşırılıkla, yasadışı uyuşturucu ticaretiyle ve diğer sınıraşan organize suçlarla mücadele alanlarında yakın danışma, eşgüdüm ve işbirliğini sürdürmektedirler.
 
Türkiye, ABD’yle ilişkilerinde özellikle ekonomi, ticaret, yatırım, bilim ve teknoloji alanlarında büyük bir potansiyelin mevcut olduğuna inanmaktadır. Bu bağlamda, Türk mallarının Amerikan pazarına erişiminin kolaylaştırılmasını arzulamaktadır. İki ülke arasındaki bağların halklar arasındaki temasları da kapsayacak şekilde çeşitlendirilmesi ve derinleştirilmesi, iki müttefik arasındaki ortaklık zemininin pekiştirilmesine de yardımcı olacaktır.
Başbakan Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın 2004 yılının başında Vaşington’a gerçekleştirmiş olduğu resmi ziyaret ve ABD Başkanı George W. Bush’un 2004 Haziran ayında NATO İstanbul Zirvesi vesilesiyle ülkemizi resmi ziyareti, ikili ilişkilerin güçlendirilmesi ve gelecekteki işbirliğine yön verilmesi açısından değerli birer fırsat teşkil etmiştir. ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın göreve başlamasının hemen ardından Şubat 2005’de ülkemizi ziyareti ve Başbakan Sayın Recep Tayyip Erdoğan’nın Dışişleri Bakanı Sayın Abdullah Gül ile birlikte 2005 Haziran ayında ABD’yi ziyareti, ikili ilişkilere yeni bir ivme kazandırmış ve iki ülke arasındaki stratejik ilişkilerin taşıdığı önemin taraflarca tekrar teyid edilmesine vesile olmuştur.
 
Türkiye, ABD ile mevcut ortaklığını ve verimli işbirliğini, iki tarafı da ilgilendiren pek çok konuda, iki ülkenin çıkarlarına daha iyi hizmet edecek bir biçimde geliştirmeyi amaçlamaktadır.
 
KIBRIS
 
Türkiye’nin soruna kapsamlı bir çözüm bulunabilmesi amacıyla Ada’daki taraflar arasında müzakerelerin yeniden başlatılması yönünde 2004 Ocak ayında üstlendiği diplomatik girişimle birlikte, Kıbrıs konusu uluslararası toplumun gündeminin üst sıralarına yerleşmiştir.
 
Türkiye tarafından çözüm yolunda sergilenen siyasi kararlılık, BM Genel Sekreteri Kofi Annan’ın yeni bir girişimde bulunmasına giden yolu açmıştır.
 
Söz konusu girişimin ardından BM himayesinde başlayan yoğun müzakere turları, 19 Şubat-22 Mart 2004 tarihlerinde Ada’da iki taraf arasında ve bilahare 24-31 Mart tarihleri arasında İsviçre’nin Bürgenstock kasabasında anavatanlar Türkiye ve Yunanistan’ın da katılımlarıyla gerçekleştirilmiştir. Söz konusu müzakerelerin amacı, Annan Planı’nı 1 Mayıs’tan önce Ada’nın iki tarafında ayrı referandumlara sunulabilecek şekilde nihai hale getirmek, böylece referandumların sonuçlarına göre, birleşmiş bir Kıbrıs’ın AB’ye girmesine imkan yaratmak olmuştur.
 
Genel Sekreter tarafından 31 Mart’ta taraflara iletilen çözüm planının nihai metni, 24 Nisan 2004’de KKTC ve GKRY’nde eş zamanlı, ancak ayrı referandumlarla halkların onayına sunulmuştur. Kıbrıslı Türkler, beklenti ve endişelerin tamamıyla karşılamamasına rağmen uzlaşma ve çözüm uğruna oylarının yüzde 65’ini Ada’nın birleşmiş bir şekilde AB’ye girmesine de olanak sağlayacak çözüm planı lehinde kullanırken, Kıbrıslı Rumlar yüzde 76 oranında “hayır” oyu vererek planı ve çözümü reddetmişlerdir. Buna karşılık, Rum tarafı 1 Mayıs’ta AB’ye tam üye olmuştur. Bu durum Ada’daki dengeleri bozduğu gibi, Ada’nın bölünmüşlüğünü sona erdirebilecek önemli bir fırsat da kaçırılmıştır.
 
Türkiye, öteden beri Kıbrıs’ta serbestçe müzakere edilmiş, kapsamlı ve yaşayabilir bir çözümü savuna gelmiştir. Bu bağlamda, BM Genel Sekreteri’nin iyi niyet misyonuna tam destek vermiş ve referandumlara giden süreçte Genel Sekreter’le yakın bir işbirliği sergileyerek, Ada’nın bölünmüşlüğünü sona erdirme yönündeki siyasi iradesini ortaya koymuştur. Kabul edilmiş olsaydı, bu çözüm, Ada’nın federal bir hükümet ve Kıbrıs Türk ve Kıbrıs Rum devletleri şeklinde iki eşit kurucu devletten oluşacak “Birleşmiş Kıbrıs Cumhuriyeti” adı altında birleşmesini sağlayacaktı.
 
24 Nisan referandumlarının sonuçları Kıbrıs sorunu açısından yeni bir durum yaratmıştır. Uluslararası toplum, çözüm yolundaki desteklerini cesaretle ortaya koyan Kıbrıslı Türklerin, BM Genel Sekreteri’nin raporunda da belirtildiği üzere, aslında “sadece planı değil çözümün kendisini de reddeden” Kıbrıslı Rumların olumsuz kararı nedeniyle, haksız yere cezalandırılmamaları gerektiğini kaydetmiştir.
 
Türkiye ve Kıbrıs Türkleri, taraflarca BM Genel Sekreteri’nin gözetimi altında hazırlanan kapsamlı planı desteklemek suretiyle, soruna BMGS’nin iyi niyet görevi çerçevesinde kapsamlı bir çözüm bulunması yolundaki sorumluluklarını yerine getirmişlerdir.
 
Kıbrıslı Türklerin maruz kaldıkları siyasi, ekonomik, sosyal ve kültürel tecridin sona erdirilmesi ve on yıllardır süren haksız ekonomik ambargonun kaldırılması yönünde kararlı adımlar atılması görevi artık uluslararası topluma düşmektedir.
 
BM Genel Sekreteri Kofi Annan, Kıbrıs’taki iyi niyet misyonuna ilişkin 28 Mayıs 2004 tarihli raporunda, “referandumlar sonrasında, Güvenlik Konseyi dahil uluslararası toplumun tümünün dikkatinin Kıbrıslı Türklerin durumuna yönelmesi gerekmektedir” ve “Kıbrıslı Türklerin kullandıkları oy, kendilerine baskı uygulanmasına ve tecrit edilmelerine yönelik bütün gerekçeleri ortadan kaldırmıştır” ifadelerine yer vermektedir. Genel Sekreter ayrıca, Güvenlik Konseyi üyelerine çağrıda bulunarak, Kıbrıslı Türklerin tecrit edilmesine yol açan ve kalkınmalarını engelleyen gereksiz kısıtlamaların ve engellerin kaldırılması yönünde ikili düzeyde ve uluslararası kuruluşlarda işbirliği yapılması için öncülük etmelerini istemiştir. Güvenlik Konseyi hala bu rapor üzerine bir işlem yapabilmiş değildir.
 
Referandumların ardından, AB ve İslam Konferansı Örgütü (İKÖ) gibi çeşitli uluslararası örgütler ve muhtelif ülkeler, Kıbrıs Türklerine uygulanan haksız ambargo ve kısıtlamaların kaldırılması yönünde bazı girişimlerde bulunmuşlardır. Ancak bugün gelinen nokta, ne Kıbrıs Türklerinin izolasyonunu kaldırabilecek, ne de geçmişte yaşadıkları acıların derin izlerini silebilecek niteliktedir. Bu konuda mesafe kat edilememesinin temel nedeni, şüphesiz ki, AB üyesi olmanın verdiği avantajları da kullanarak Kıbrıs Türklerine yönelik olarak atılabilecek tüm olumlu adımları engelleyen Rum tarafının olumsuz tutumudur.
 
Dışişleri Bakanı Sayın Abdullah Gül, 30 Mayıs 2005 tarihinde, tüm kısıtlamaların bütün ilgili taraflarca aynı anda kaldırılmasına yönelik yeni bir öneri ortaya koymak suretiyle Kıbrıs’ta adil, kalıcı ve kapsamlı bir çözüm amacı güden yeni bir açılımda bulunmuştur. Bu girişimin unsurları BM belgesi olarak yayınlanan Genel Sekretere muhatap bir mektup ile uluslararası camianın dikkatine getirilmiştir. Sayın Bakan, bu öneriyi 21 Eylül 2005 tarihinde BM General Kurulu’na hitaben yaptığı konuşmada da yinelemiştir. Öneri özü itibariyle, kişilerin, malların ve hizmetlerin serbest dolaşımına ilişkin mevcut kısıtlamaların ilgili tüm taraflarca karşılıklı olarak aynı anda kaldırılmasını öngörmektedir. Bu öneri paketi kabul gördüğü takdirde, sadece Kıbrıs Türklerinin dünyayla bütünleşmesini sağlamakla kalmayacak, Kıbrıslı Rum gemi ve uçaklarının da Türk deniz ve hava limanlarına girebilmelerine de imkan tanıyacaktır.
 
Türkiye BM’yi devre dışı bırakmak suretiyle konunun başka forumlara taşınmasına yönelik eğilimlere karşıdır. GKRY’nin süregelen uzlaşmaz tutumu nedeniyle Genel Sekreterin müzakereleri yeniden başlatma çabalarının sonuçsuz kalmasına rağmen, Türkiye, KKTC ile birlikte, Kıbrıs sorununun BM ve Annan planı çerçevesinde kalıcı, kapsamlı ve tarafların siyasi eşitliğine dayalı bir ortaklık temelinde çözüme ulaştırılması yönündeki çabaları desteklemeye devam etmektedir. Türkiye önümüzdeki dönemde de bu yöndeki çabalarını aktif bir biçimde sürdürecektir.
 
YUNANİSTAN
 
Türkiye, komşumuz Yunanistan’la ilişkilerin yakın işbirliği, ittifak ve güven zeminine dayanması gerektiği inancıyla hareket etmektedir. İki ülkeyi ve halklarını birbirine bağlayan bağlar, esasen birbirinden ayırıyor gibi görünen farklılıklardan çok daha fazladır. Halklar arasında tabandan başlayan geniş kapsamlı diyalog ve temaslar ile hükümetler arasında gelişmekte olan işbirliği bunun açık kanıtlarıdır. Türkiye ve Yunanistan arasındaki ilişkilerin bu duruma gelmesi büyük bir gelişme olmakla beraber, yapılması gereken daha çok şey vardır.
 
Türkiye ve Yunanistan arasında geçtiğimiz yıllarda başlayan yakınlaşma süreci kapsamında, bugüne kadar, ticaret, turizm, çevre, kültür, enerji, ulaşım ve güvenlikle ilgili konuları kapsayan muhtelif alanlarda 30’a yakın anlaşma imzalanmıştır. İki ülke arasında yeni iletişim kanalları da kurulmuştur. Bu çerçevede, Dışişleri Bakanlarının karşılıklı ziyaretleri, Yönlendirme Komitesi Çalışma Grubu toplantıları, siyasi istişareler, Güven Artırıcı Önlemler görüşmeleri ve 2002-2005 arasında 31 turda gerçekleştirilen Ege’ye ilişkin istikşafı temaslar düzenli olarak sürdürülmektedir.
 
Sıklaşan üst düzey temaslar ve karşılıklı ziyaretler, bu yakınlaşmanın birer göstergesi olduğu gibi, aynı zamanda sürece katkıda da bulunmaktadır. İkili ilişkilerimize hakim olmaya başlayan olumlu ve yapıcı hava, özellikle Başbakan Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın 2004 yılı Mayıs ayında Yunanistan’a yaptığı ziyaretle daha da belirginleşmiştir. Söz konusu ziyaret, 16 yıl aradan sonra bir Türk Başbakanı tarafından Yunanistan’a yapılan ilk ziyaret olma özelliğini taşımaktadır. Başbakan Erdoğan, bu vesileyle ayrıca, Türk azınlığın yaşadığı Batı Trakya’yı da ziyaret etmiştir. Yunanistan Dışişleri Bakanı Molyviatis’in Nisan 2005’de Türkiye’ye gerçekleştirdiği ziyaret, iki ülke arasındaki işbirliğinin daha da geliştirilmesi imkânlarının araştırılmasına olanak sağlamıştır.
Farklılıkların diyalog yoluyla aşılması ve iki ülkenin de yararına olacak şekilde yakın işbirliğinin geliştirilmesi yolundaki karşılıklı iradenin, ilişkilerimizin ticaret ve turizm gibi başka veçhelerinde de olumlu yansımaları olmuştur. 1999 yılında iki ülke arasındaki ticaret hacmi 695 milyon dolar iken, bu rakam bugün 1.8 milyar Dolar seviyesine ulaşmıştır. 1998 yılında Türkiye’yi ziyaret eden Yunan turistlerin sayısı 160 bin civarındayken, Türkiye 2004 yılında 500 bin Yunan turisti ağırlamıştır. Enerji konusu da iki ülke arasında umut vaadeden bir işbirliği alanı oluşturmaktadır. Güney Avrupa Gaz Ringi Projesi’nin bir parçası olarak İtalya’ya kadar uzatılması ve 2006 yılında faaliyete geçmesi öngörülen ortak doğalgaz boru hattı inşası projesinin temel atma töreni, Türkiye ve Yunanistan Başbakanlarının katılımıyla 3 Temmuz 2005 tarihinde İpsala’da yapılmıştır.
 
Her iki ülke tarafından kabul edilen ve uygulanmakta olan 14 kadar Güven Arttırıcı Önlem, ortak çıkarlara hizmet eden muhtelif konularda işbirliğinin daha da geliştirilmesi için olumlu bir atmosferin yaratılmasına yardımcı olmaktadır. Türkiye ayrıca, Yunanistan ile 2004 Atina Olimpiyat Oyunları’nın güvenlik ve lojistik düzenlemeleri konusunda yakın işbirliği yapmıştır.
 
Aralık 2004’te Brüksel’de toplanan Avrupa Konseyi, iki ülke ilişkilerindeki bu gelişmeleri olduğu kadar, Türkiye’nin mevcut sorunların çözümü konusunda çalışmaya devam etme arzusunu ve Yunanistan’la bu amaç doğrultusunda gerçekleştirilen istikşafı temasları da memnuniyetle karşıladığını kaydetmiştir.
 
Türkiye, ikili ilişkilerdeki iyileşmenin gelecek dönemlerde tüm sorunların çözümlenmesine izin verecek şekilde sürmesini, sadece iki ülkenin yararına değil, aynı zamanda bütün bölgenin barış, istikrar ve güvenliğine katkı sağlayacak bir işbirliği ortamının oluşmasını ümit etmektedir.
 
BALKANLAR
 
Balkanlar, Avrupa ve dünya tarihinde önemli bir rol oynamıştır. Stratejik açıdan hassas olan bu bölge, Türkiye’nin Kıta Avrupası’na geçiş kapısını oluşturmaktadır. Türkiye ve Balkan halkları arasında ülkemizin bölgeyle yakın ilişkisini yansıtan güçlü tarihi ve kültürel bağlar mevcuttur.
 
Balkanlar, Soğuk Savaş sonrası dönemde siyasi ve güvenlik ortamındaki köklü değişimleri yansıtan çatışmaların yoğun biçimde yaşandığı bir bölge olmuştur. Türkiye, Balkan ülkeleri arasında daha yakın bağlar kurulması suretiyle karşılıklı anlayış ve barış içinde birlikte yaşamaya dayalı bir ortamın oluşturulmasına önem atfetmektedir. Böyle bir ortamın bölgesel barış ve istikrarın korunmasını sağlayacağı aşikârdır. Böylece, Türkiye’nin Balkanlardaki ihtilaflara yaklaşımı sadece çatışmaların sona erdirilmesi ile sınırlı kalmamakta, aynı zamanda bölge genelinde kalıcı bir işbirliği ortamının yaratılması amacını da gütmektedir. Bu bağlamda Türkiye, Bosna-Hersek ve Kosova ihtilaflarının çözümlenmesine yönelik uluslararası girişimlerde ön saflarda yer almıştır. Türkiye ilgili NATO operasyonlarına katılmanın yanı sıra, barışı koruma ve yeniden yapılandırma çabalarında da yer almıştır. Bu çerçevede, bölgeden kaynaklanan yegâne girişim olan Güney Doğu Avrupa İşbirliği Süreci (SEECP) başta olmak üzere, Güney Doğu Avrupa İçin Çok Taraflı Barış Gücü (MPFSEE) / Güney Doğu Avrupa Tugayı (SEEBRIG) gibi önemli girişimlerin başlatılmasına ön ayak olan Türkiye, bölgedeki çeşitli ekonomik girişimlerin yanı sıra Güney Doğu Avrupa İstikrar Paktı ve Güney Doğu Avrupa İşbirliği Girişimi (SECI) bağlamında da aktif bir politika izlemektedir.
 
Türkiye, Kosova’daki KFOR ve BM Polis Misyonu (UNMIK), Bosna-Hersek’te bulunan SFOR ve AB öncülüğündeki Polis Misyonu (EUPM) ile Makedonya’da AB öncülüğündeki Polis Misyonu “Proxima” ya katılım suretiyle, bu bölgedeki barış ve istikrara katkı yapmayı sürdürmektedir.
 
Türkiye, AB tarafından bugüne kadar üstlenilmiş en büyük barışı koruma operasyonu olan ve 2 Aralık 2004 tarihinde Bosna-Hersek’teki görevi sona eren SFOR’un yerine geçmiş bulunan EUFOR-ALTHEA harekatına da, tıpkı SFOR’a yaptığı gibi, katkıda bulunmaktadır.
 
ORTA DOĞU
 
Zengin doğal kaynaklara ve müreffeh bir gelecek potansiyeline sahip olan Orta Doğu, maalesef onlarca yıldır karışıklık ve çatışmalar içindedir. Türkiye, bölgedeki istikrarsızlık ortamından olumsuz yönde etkilenmektedir. Bu nedenle, mevcut sorunların çözümlenmesi Türkiye’nin çıkarınadır. Türkiye ayrıca, tüm bölge ülkeleri ve halklarıyla arasındaki derin tarihi ve kültürel bağlar nedeniyle, Orta Doğu’nun kalıcı barış, güvenlik, refah ve yoğun işbirliği içeren bir coğrafyaya dönüştürülmesi yönündeki çabalara aktif katkıda bulunmayı bir sorumluluk olarak görmektedir.
 
Türkiye, iyi yönetişim, hukukun üstünlüğü, hesap verebilirlik, kadın-erkek eşitliği, liberal ekonomi, bölgesel işbirliği ve terörizmle mücadele alanlarında kendi tecrübelerini temel alan bir Orta Doğu vizyonuna sahiptir. Bu vizyon ayrıca, Avrupa düzlemindeki işbirliği süreçlerine katılan ve Balkanlar ile Karadeniz’deki bölgesel forumlara öncülük eden Türkiye’nin edindiği değerli tecrübelerin paylaşılması imkanını da sunmaktadır. Uzun süredir bölgesinde olumlu değişimin güçlü bir savunucusu olan Türkiye, bölge ülkelerinin özgün reform çabalarını desteklemektedir. Türkiye, bu doğrultuda, bölgedeki ekonomik, siyasi ve sosyal koşulların iyileştirilmesi bakımından büyük umut vadeden mevcut yerel girişimleri teşvik etmekte ve desteklemektedir.
Bu çerçevede Türkiye, Haziran 2004’te Sea Island’da düzenlenen G-8 Zirvesi’ne demokratik ortak olarak iştirak etmiş ve Geniş Orta Doğu ve Kuzey Afrika (GODKA) girişimi içerisinde yer alan mekanizmalardan Demokrasi Yardım Diyaloğu’nun eş başkanlığını İtalya ve Yemen ile birlikte üstlenmiştir.
 
Türkiye, Kasım 2004’te Roma’da düzenlenen ilk resmi Demokrasi Yardım Diyalogu (DYD) toplantısına ve Aralık 2004’te Fas’ta gerçekleştirilen Gelecek İçin Forum toplantısına aktif biçimde katkı sağlamıştır. Bu toplantılar bölge ülkelerinin ve G-8 ortaklarının kalkınma ve reformlara bağlılıklarını teşvik etmeyi ve paylaşılan bir gelecek için bu ortaklığın genel eğilimini tanımlamayı amaçlamıştır. Kadının toplumdaki yerinin güçlendirilmesi konulu ilk tematik DYD toplantısı, 20 GODKA ülkesinden 37 Sivil Toplum Kuruluşu (STK) ve 6 Hükümet temsilcisinin katılımıyla 20-21 Haziran 2005 tarihlerinde İstanbul’da gerçekleştirilmiştir.
 
Türkiye, Orta Doğu’da kalıcı barış, güvenlik ve istikrara ancak İsrail-Filistin uyuşmazlığının müzakere yoluyla çözümlenmesi sonucunda ulaşılacağına inanmakta ve bu yöndeki uluslararası çabalara aktif olarak katılmaktadır. Dörtlü Girişimin (Quartet) hazırladığı Yol Haritası bu bağlamda tarafların iyi değerlendirmesi gereken değerli bir fırsat sunmaktadır. Türkiye, İsrail ve Filistin’in iki devlet şeklinde, güvenli ve uluslararası planda tanınmış sınırlar içinde birarada yaşamasını öngören çözüm vizyonunu desteklemekte, dolayısıyla 1397 sayılı BM Güvenlik Konseyi (BMGK) Kararı’nı ve Yol Haritası’na 1515 sayılı BMGK Kararı ile verilen desteği bu amaca yönelik önemli bir adım olarak görmektedir.
 
2005 Şubat’ında Şarm el Şeyh Zirvesi ile ilan edilen ateşkesi ve bunun ertesinde taraflarca atılan adımları memnuniyetle karşılayan Türkiye, Zirve ve sonrasında İsrail’in Gazze Şeridi’nden çekilmesiyle yaratılan olumlu ortamın, Barış Süreci’nin tekrar canlandırılması bakımından önemli bir fırsat sunduğunu değerlendirmektedir. Türkiye, İsrail’in Batı Şeria’da da aynı olumlu adımları atmasını temenni etmektedir.
 
İsrail’in geri çekilmesiyle oluşan olumlu ortam, bu ülkenin ikili ilişkilerine de yansımıştır. İsrail ve Pakistan Dışişleri Bakanları’nın, diplomatik ilişkilerin tesisine yönelik olarak 1 Eylül 2005 tarihinde Türkiye’nin ev sahipliğinde İstanbul’da bir araya gelmeleri bu bağlamda bir örnek oluşturmaktadır.
 
Türkiye, uluslararası toplum tarafından Orta Doğu’da barışın sağlanması için gösterilen çabalara aktif biçimde katkı sağlamaktadır. Her iki tarafla sahip olduğu geleneksel ve mükemmel ilişkilerin yardımıyla, bu amaç doğrultusundaki çabaları tamamlayacak yapıcı bir rol oynamak için elverişli konumda bulunmaktadır. Türkiye’nin 1949’a kadar uzanan İsrail ile diplomatik ilişkileri, aradan geçen süre zarfında hem iki ülke hem de bölge istikrarına fayda sağlayan bir biçimde gelişme göstermiştir. Bu sorunlu coğrafyada barış kök saldıkça, İsrail ile bağlarının ve işbirliğinin diğer bölge ülkeleri için de bir örnek oluşturacağına inanan Türkiye, ayrıca, her iki tarafın da talebi çerçevesinde, halen “El Halil’deki Geçici Uluslararası Mevcudiyet”e (TIPH) de katkı sağlamaktadır. İsrail’in Gazze’den çekilmesi sonrasındaki yeni dönemde de tarafların ihtiyaç ve taleplerini karşılamaya hazır olan Türkiye, bu doğrultuda, geri çekilme sonrasında Dörtlü Girişim’in (Quartet) Özel Temsilcisi James Wolfenshon’un Filistin topraklarındaki yeniden yapılanmaya yönelik çalışmalarına da destek vermektedir.
 
Ekonomik işbirliğinin taraflar arasında güveni artırabileceğine inanan Türkiye, geçtiğimiz yıl Filistin ve İsrail arasındaki ekonomik ve ticari ilişkileri geliştirmek amacıyla, Türkiye’nin de katılımıyla Ankara Forumu olarak anılan üçlü bir süreç başlatmıştır. Ankara Forumu’nun TOBB tarafından Nisan 2005’de düzenlenen ilk toplantısını Kudüs’teki ikinci toplantı (Haziran 2005) ve İstanbul’daki üçüncü toplantı (Eylül 2005) izlemiştir.
 
9 Ocak 2005 tarihinde gerçekleştirilen Filistin Başkanlık seçimlerinin hemen öncesinde, Dışişleri Bakanı Bakanı Sayın Abdullah Gül yeni yılın ilk resmi gezisini İsrail ve Filistin’e yapmıştır. Filistin’in isteği üzerine, bu seçimleri izlemek için Türkiye bir gözlemci heyeti de göndermiştir. Başbakan Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın bu yılın Mayıs ayında bölgeye gerçekleştirdiği ziyaret de, İsrail-Filistin cephesinde kaydedilen olumlu gelişmelerin pekiştirilmesi ve ileriye götürülmesinde, iki tarafın da güvenini haiz bir bölgesel aktör olarak Türkiye’nin aktif bir rol üstlenmeye hazır bulunduğunun bir kez daha vurgulanmasına vesile teşkil etmiştir.
 
Türkiye, ayrıca, sağlık, eğitim, kamu maliyesi, kurumsal yapılanma, güvenlik, turizm ve tarım gibi alanlarda Filistin Yönetimi’ne yardım sağlamaktadır. 2003 yılında kabul edilen bir eylem planı çerçevesinde Türkiye, Filistin halkının ekonomik ve sosyal kalkınmasına katkıda bulunmakta, Filistinli öğrencilere ve polis adaylarına burs tahsis etmekte ve mesleki eğitim programları düzenlemektedir. Ayrıca Filistin’e yirmi beş bin polis üniforması bağışlamıştır. Türk İşbirliği ve Kalkınma Ajansı (TİKA), Filistin Yönetimi’ne yaptığımız mali ve teknik yardımın eşgüdümünü sağlamak amacıyla Başbakanımızın ziyareti sırasında Ramallah’da bir bölge ofisi açmıştır. Türkiye, bu çerçevede Filistin halkının iktisadi ve sosyal kalkınması için yaklaşık 23 milyon dolarlık yardım sağlamıştır.
 
Türkiye, bölgede kalıcı barış ve istikrarın sağlanması yolunda ortaya çıkan fırsatın taraflarca değerlendirilmesini güçlü bir biçimde teşvik etmektedir. Barış Süreci’ni ileriye götürmek için taraflarca talep olunacak her türlü yardımı yapmaya hazır olduğunu her vesileyle yinelemektedir.
 
IRAK
 
Irak’ta yaşanan gelişmeler ve bu ülkenin geleceği, hem barış ve istikrar bakımından hayati bir önem taşımakta hem de Orta Doğu genelindeki coğrafyada demokrasi deneyimi bakımından bir örnek olay teşkil edecektir.
Irak’taki gelişmeler gerek uluslararası camianın gerek Türkiye’nin gündeminde önemli bir yer tutmaya devam etmektedir. Siyasi süreçle ülkenin birlik ve bütünlüğünün korunduğu bir temelde, Irak toplumunun tüm kesimleri arasında geniş bir sosyal oydaşmaya dayalı demokratik bir Irak oluşturulması başlıca hedefi teşkil etmektedir. Türkiye, şiddetin artık yaşanmadığı, kendisiyle ve komşularıyla barışık, uluslararası camiaya tam olarak tekrar bütünleşmiş olmuş, istikrar ve güvenliğin tesis edildiği demokratik bir Irak görmeyi arzu etmektedir.
 
Irak’ın toprak bütünlüğünün ve ülke birliğinin korunması, güvenlik ve istikrarın yeniden tesisi, toplumun tüm kesimlerini temsil eden demokratik bir hükümetin kurulması ve ülkenin hızlı bir şekilde yeniden imarı, Türkiye’nin Irak’a ilişkin öncelikli hedefleri arasında yer almaktadır. Türkiye, bu hedefleri sadece Irak için değil, aynı zamanda bölgesinde, geniş Orta Doğu’da ve tüm dünyada barış ve istikrar için önemli bir unsur olarak değerlendirmektedir.
 
15 Ekim 2005 tarihinde yapılan Anayasa referandumuyla Irak’daki siyasi süreç, 15 Aralık 2005’te yapılması öngörülen genel seçimlerle tamamlanacak olan son aşamasına doğru yol almaktadır. Türkiye, yeni anayasa yazım çalışmaları da dahil, siyasi sürecin her safhasında Irak’taki tüm kesimlerin geniş biçimde katılımını, şeffaf ve kapsayıcı bir yaklaşım benimsenmesini başından beri teşvik etmektedir.
 
Bu doğrultuda Türkiye, Irak’taki önde gelen tüm kesimleri temsil eden siyasi parti ve gruplarla, aralarında birlik ve uyum sağlanabilmesi ve siyasi sürecin sorunsuz bir biçimde ilerleyebilmesini temin amacıyla temaslar sürdürmektedir.
 
Yeni Anayasa üzerinde süren uzun istişare ve müzakereler dikkate alındığında, Anayasa’daki çeşitli boşlukları doldurmak ve referandum ertesinde de ulusal oydaşmayı genişletmek hedefiyle, önümüzdeki dönemde bazı yasal düzenlemeler üzerindeki çalışmaların devam etmesi beklenmektedir. Bu kritik geçiş evresinde, katılımcı anlayışın gelişerek sürmesi ve Irak toplumunun tüm kesim ve partilerin sürece dâhil olması ilk önceliği oluşturmaktadır. Türkiye, bütün Irak halkına siyasi sürecin yanında yer almalarını, gerçek bir demokrasi kültürü ve uzlaşı ortamı oluşturma yönünde gayret sarf etmeleri çağrısında bulunmaktadır.
 
Irak’ta gittikçe kötüleşen güvenlik ortamı ciddi bir endişe kaynağı oluşturmaktadır. Türkiye, istikrar ve barışın yanı sıra Irak’ın yeniden imarı bakımından da büyük önem taşıyan asayiş durumunun, Irak halkı içinde siyasi süreci sahiplenme duygusu yerleştikçe daha iyiye doğru gideceği inancındadır.
 
Bu dönem içinde Türkiye, her bakımdan Irak’ın adeta küçük bir nüvesini teşkil eden Kerkük’teki gelişmelere yönelik kaygılarını da dile getirmektedir. Kerkük bütün Irak halkına aittir. Hiçbir grup ya da topluluğun Kerkük üzerinde siyasi ve idari bakımdan tek başına hak iddia etmesine izin verilmemelidir. Bu çerçevede, Kerkük üzerindeki mevcut tartışmalar, Irak’taki siyasi sürecin başarısı bakımından da önemli bir sınav niteliği taşımaktadır. Anayasa referandumu ve 15 Aralık’ta yapılacak seçimler ile siyasi sürecin nihai bir aşamaya geldiği bir dönemde, Kerkük’ün statüsü konusu da dahil olmak üzere, BM’nin Irak’taki varlığı ve rolü de kritik bir önem kazanmıştır. BM Güvenlik Konseyi’nin 1546 sayılı kararı, BM’nin böyle daha ön planda bir rol üstlenmesi için gerekli altyapıyı sağlamaktadır.
 
Türkiye, Kerkük’ün gelecekteki statüsü hakkında devam eden tartışmaları ve Kerkük’teki demografik dengeleri daha şimdiden değiştirmiş bulunan tek taraflı eylemleri yakından izlemektedir. Dışişleri Bakanı Sayın Abdullah Gül, BM Genel Sekreterine hitaben yazdığı mektubunda Kerkük’ün hassas niteliğinin altını çizmiş ve Kerkük’ün özel statüsünün muhafazası suretiyle şehrin çok etnili ve çok kültürlü niteliğinin korunmasının gerekliliğini vurgulamıştır.
 
Türkiye, geçtiğimiz 25 yıl boyunca Irak ve çevresinde meydana gelen olayların sonucunda ortaya çıkan insani, iktisadi ve güvenlik sorunlarından olumsuz yönde en fazla etkilenen bölge ülkesi olmuştur. Bundan dolayı, Irak’ta normale dönüş, barış ve istikrarın süratle yeniden tesisi Türkiye için büyük önem taşımaktadır.
Bu doğrultuda Türkiye, siyasi süreci desteklemeye ve güvenlik, barış ve istikrar arayışında Irak’a yardımcı olmayı kararlı bir biçimde sürdürmektedir. Irak’ın ulusal güvenlik ağı ve yeteneklerinin yeniden tesis edilmesinin öneminin bilinci içerisinde Türkiye, Irak’taki NATO Eğitim Misyonu’na da katkı sağlamaktadır. Türkiye’nin Irak’a insani yardım, temel mal ve hizmetlerin ikmalinde ana arter olarak sağladığı katkılar da Irak’ın yeniden yapılandırılmasında önemli bir rol oynamaktadır. Bu süreç içerisinde Türk vatandaşlarının kaçırılmaları, rehin alınmaları ve terör eylemleri sonucunda hayatlarını kaybetmeleri, tabiatıyla Türkiye için derin bir üzüntü kaynağı oluşturmaktadır.
 
Hükümetimiz, Türkiye’nin Irak konusundaki ulusal ve uluslararası plandaki çabalarının eşgüdümünün sağlanmasını teminen bir Irak Özel Temsilcisi atamıştır. Ayrıca, Irak’a yönelik yardımlarımızda eşgüdümü sağlamak amacıyla bir üst düzey Yeniden Yapılanma ve İnsani Yardım Özel Koordinatörü de görevlendirilmiştir.
Bunların yanında, demokratik kurumlar, anayasa, seçim sistemi ve yasamaya ilişkin konularda Irak’taki siyasi partilerin temsilcilerine yönelik olarak ülkemizde bir dizi brifing ve seminer düzenlenmektedir. 2005’in ilk yarısında, çeşitli siyasi partileri temsilen altı ayrı Irak heyetinden yaklaşık 200 temsilci bu seminerlerden istifade etmek amacıyla ülkemizi ziyaret etmiştir.
 
Türkiye, Irak ve komşuları arasındaki istişareler sürecini teşvik etmeyi sürdürmektedir. Irak’a yönelik ABD liderliğindeki askeri müdahale öncesinde, 2003 yılı Ocak ayında Türkiye tarafından başlatılan Irak’a Komşu Ülkeler Girişimi çerçevesinde, bugüne kadar Dışişleri Bakanları seviyesinde sekiz resmi, iki gayri resmi toplantı gerçekleştirmiştir. Bu mekanizma, yararlı bir görüş alışverişi platformu sağlaması ve Irak’ta istikrara ve kalıcı barışa katkıda bulunmaya yönelik bölgesel yaklaşımların uyumlaştırılması bakımından önemli bir işlev görmektedir.
 
30 Nisan 2005 tarihinde İstanbul’da yapılan 8. Resmi Irak’a Komşu Ülkeler Dışişleri Bakanları toplantısında Türkiye’nin davetiyle, AB ve İKÖ de ilk defa temsil edilmişlerdir.
 
30 Ocak 2005 seçimlerinden sonra Irak’ta Başbakanlığı üstlenen İbrahim El-Caferi ilk yurtdışı seyahatini Mayıs 2005’te Türkiye’ye yapmıştır. Bu ziyaret vesilesiyle, iki ülke arasındaki işbirliğinin daha da güçlendirilmesi ve çok boyutlu bir nitelik kazandırılması konusundaki karşılıklı görüş birliği bir kez daha teyid edilmiştir.
 
Türkiye ayrıca, Irak’ın yeniden inşası ve siyasi geçiş sürecine uluslararası destek sağlamaya yönelik olarak ABD ve AB’nin himayesinde 21-22 Haziran 2005 tarihinde Brüksel’de düzenlenen Uluslararası Konferans’a da katılmıştır.
 
Türkiye, sınır güvenliği ve terörizme karşı mücadele konularının tartışıldığı, 19 Temmuz 2005 tarihinde Irak’a Komşu Ülkeler İçişleri Bakanları 2inci Toplantısı’na da ev sahipliği yapmıştır. Anılan toplantıda Bakanlar, güvenlik alanındaki mevcut işbirliği anlaşmaları ile uyumlu ve bu anlaşmalara ilave niteliğinde Irak ve komşuları tarafından sonuçlandırılmak üzere çok taraflı bir protokolü bir sonraki toplantıya kadar kaleme almak yönündeki Türk heyetinin getirdiği öneriyi memnuniyetle karşılamışlar ve bu bağlamda, bir ilk adım olarak böyle bir işbirliğinde temas noktası olarak görevlendirilecek yetkililerin belirlenmesini kararlaştırmışlardır.
 
PKK/KONGRA-GEL terör örgütü üyelerinin ve uzantılarının kuzey Irak’ta süregelen varlığı ikili ilişkilerde müzmin bir sorun olmaya devam etmektedir. Bu konuda Irak Hükümeti’nin etkin bir biçimde harekete geçmesi ve önlemler alması gerekmektedir. Geçtiğimiz aylarda kuzey Irak’tan faaliyet gösteren PKK bağlantılı terörist unsurların varlığında, eylemlerinde ve oluşturduğu tehditte önemli artışlar gözlenmiştir.
 
Türkiye, Irak topraklarından kendisine yönelik terörist tehdidin “terörizme sıfır hoşgörü” ilkesi doğrultusunda acil ve etkin tedbirler gerektirdiğini tüm ilgili tarafların dikkatine açık bir biçimde getirmiştir. Türkiye, ABD ve Irak, PKK terörizmi ile mücadelede işbirliği imkânlarının tespit edilmesi amacıyla üçlü bir diyalog sürdürmektedir.
 
RUSYA FEDERASYONU
 
Rusya, tarih boyunca Türkiye için önemli bir komşu ülke olmuştur. Sovyetler Birliği’nin dağılması ve Rusya Federasyonu’nun kurulmasıyla birlikte, Türk-Rus ilişkilerinde de yeni bir döneme girilmiştir. Türkiye ve Rusya, bölgelerinde barış, istikrar ve refahın geliştirilmesi yönünde çalışılması hedefini paylaşmaktadırlar. 21. yüzyıla girerken uluslararası ortamda meydana gelen değişimler ile barış ve istikrara yönelik olarak ortaya çıkan yeni tehdit ve riskler, Türkiye ve Rusya arasında gelişmekte olan işbirliğinin önemini arttırmaktadır. Türkiye, her iki ülke arasında, halihazırda karşılıklı güven, dostluk ve işbirliği temeline dayanan iyi komşuluk ilişkilerinin ortak çıkarlara hizmet edecek şekilde daha da geliştirilmesi amacını gütmektedir.
 
Bu işbirliğinin somut sonuçlarını ekonomi ve enerji alanlarında görmek mümkündür. Rus doğalgazının Karadeniz’in altından geçen bir boru hattıyla Türkiye’ye ulaştırılması konusunda Türkiye ile Rusya arasında imzalanan ve resmi açılışı töreni Kasım 2005’te yapılacak olan “Mavi Akım Projesi” olarak da bilinen anlaşma bu işbirliğinin bir göstergesidir. Türkiye ve Rusya arasındaki ticaret hacmi, tahmin edilen miktarı büyük ölçüde aşarak, 2004 yılı içerisinde 11 milyar dolarlık rekor bir seviyede gerçekleşmiştir. Türk müteahhitleri toplam değeri 12 milyar doları bulan ihalelerle Rus inşaat pazarında önemli bir yer edinmişlerdir. Türk işadamlarının Rusya’daki yatırımları 2 milyar doları aşmıştır. Ülkemizi 2004’te ziyaret eden Rus turistlerin sayısı 1,7 milyonu bulmuştur. Tüm bu rakamlar, ikili ilişkilerimizdeki olumlu seyri yansıtmaktadır.
 
Aynı zamanda, iki ülke arasında gerçekleştirilen karşılıklı ziyaretler, ikili ilişkilerin güçlendirilmesi ve işbirliği alanlarının çeşitlendirilmesine katkıda bulunmuştur. 16 Kasım 2001 tarihinde imzalanan “Türkiye-Rusya Federasyonu Avrasya’da İşbirliği Eylem Planı“, ikili işbirliğini çok boyutlu bir ortaklık düzeyine çıkararak geliştirme yönündeki karşılıklı iradeyi ortaya koymuştur.
 
İki ülke arasındaki ilişkiler Dışişleri Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Sayın Abdullah Gül’ün 2004 Şubat ayında Rusya’ya yaptığı resmi ziyaret ile yeni bir ivme kazanmıştır. Sayın Bakanımız, son 8 yıl içinde Türkiye’den RF’ye Dışişleri Bakanı düzeyinde gerçekleştirilen bu ilk ziyaret sırasında Devlet Başkanı Vladimir Putin ve dönemin Dışişleri Bakanı Igor Ivanov ile verimli ve kapsamlı görüşmeler yapmıştır. Taraflar, ziyaret vesilesiyle ikili işbirliğini çok boyutlu ortaklık ile eşdeğer bir düzeye çıkarma konusundaki kararlılıklarını teyid etmişlerdir.
Sayın Bakanımız ayrıca, Orta Doğu’daki durum hakkında görüşmelerde bulunmak üzere, Bakan düzeyindeki İslam Konferansı Örgütü heyetiyle birlikte, 2004 Mayıs ayında Moskova’ya yeni bir ziyaret gerçekleştirmiştir. Sözkonusu ziyaret, Sayın Bakanın Rus meslektaşı Lavrov ile ikili düzeyde temaslarda bulunmasına da imkan vermiştir.
 
RF Devlet Başkanı Putin’in Aralık 2004’te ülkemize gerçekleştirdiği ve 30 yıldan bu yana bir ilk teşkil eden ziyaret, temasların sonunda imzalanan “Dostluğun ve Çok Boyutlu Ortaklığın Derinleştirilmesine İlişkin Ortak Deklarasyon”un da ortaya koyduğu üzere, ikili ilişkilerin ve ortak çıkarlara hizmet edecek işbirliğinin daha da geliştirilmesi yolunda önemli bir adım olmuştur.
 
Başbakan Sayın Erdoğan’ın 2005 Ocak, Mayıs ve Temmuz aylarında gerçekleştirdiği Rusya ziyaretleri ikili ilişkilerin ve işbirliğinin daha da geliştirilmesine yardımcı olmuştur. Ziyaretler sırasında ekonomik alanda ve özellikle enerji sektöründe işbirliğinin geliştirilmesi hususu ön plana çıkmıştır.
 
GÜNEY KAFKASYA
 
Kafkasya halklarıyla yakın siyasi, ekonomik, sosyal ve kültürel bağları bulunan Türkiye için bu komşu bölgede barış, istikrar ve işbirliğinin sağlanması hayati önem taşımaktadır. Türkiye’nin güney Kafkasya’ya yaklaşımı, bölgedeki tüm ülkeleri içine alacak kapsamlı bir işbirliği ortamının yaratılması amacı doğrultusunda şekillenmektedir.
 
Güney Kafkasya, bu coğrafyada yaşayanların refahı açısından büyük bir potansiyele sahiptir. Ancak, mevcut ihtilaflar bu potansiyelin ortaya çıkmasını engellemektedir. Bu nedenle Türkiye, Dağlık Karabağ ve Abhazya da dahil olmak üzere “donmuş ihtilafların” barışçı çözümüne, bölgedeki gerilimin azalmasına ve bölge ülkelerinin dünyayla ve özellikle Avrupa-Atlantik kurumlarıyla bütünleşme yolunda ilerlemelerine katkıda bulunmak için her türlü gayreti göstermektedir. Bu bölge aynı zamanda, sahip olduğu enerji kaynakları ve petrol boru hatları nedeniyle, Avrasya’nın istikrar ve refahı bakımından da stratejik öneme sahiptir.
 
Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra Güney Kafkasya bölgesindeki üç yeni devletin bağımsızlığını herhangi bir ayırım gözetmeksizin 1991 yılında tanıyan Türkiye, ortak dil, kültür ve tarih paylaştığı Azerbaycan’la yakın bir ortaklık ilişkisi geliştirmiştir. Türkiye, Azerbaycan’ın bağımsızlığının güçlendirilmesine, toprak bütünlüğünün korunmasına ve Hazar Denizi’nin zengin doğal kaynaklarına dayanan ekonomik potansiyelinin değerlendirilmesine yönelik gayretlerine destek olmaktadır. Türkiye ile Azerbaycan arasındaki mükemmel ilişkiler merhum Devlet Başkanı Haydar Aliyev’in oğlu İlham Aliyev’in siyasi liderliğinde de gelişmeye devam etmektedir. Sonuncusu Başbakan Sayın Erdoğan tarafından 2005 Haziran ayında gerçekleştirilen karşılıklı üst düzey ziyaretler, iki ülke arasındaki güçlü bağların daha da pekiştirilmesine yardımcı olmaktadır.
 
Dağlık Karabağ sorunu, Kafkasya’da siyasi istikrar, ekonomik kalkınma ve bölgesel işbirliğinin gerçekleştirilmesinin önündeki en önemli engeldir. AGİT bünyesindeki Minsk Grubu’nun bir üyesi olan Türkiye, bu süreci, soruna Azerbaycan’nın toprak bütünlüğü çerçevesinde barışçıl, kalıcı ve adil bir çözüm için yararlı bir mekanizma olarak değerlendirmektedir. Azerbaycan ve Ermenistan arasındaki doğrudan ve aracılı görüşmeleri de destekleyen ve bu sürecin somut sonuçlar vermesini temenni eden Türkiye, Dağlık Karabağ sorununda kolaylaştırıcı bir rol oynamak ve diğer bölgesel konularda fikir alışverişinde bulunmak amacıyla, Azerbaycan, Ermenistan ve Türkiye Dışişleri Bakanları arasında ayrıca üçlü bir diyalog süreci başlatmıştır. Bu forumun ilk toplantısı 2002 Mayıs ayında Reykjavik’te yapılmış ve taraflar temaslarını bu çerçevede sürdürmek hususunda mutabık kalmışlardır. Üç Dışişleri Bakanı son olarak 28-29 Haziran 2004 tarihleri arasında İstanbul’da düzenlenen NATO Zirvesi marjında biraraya gelmişlerdir.
 
Türkiye, Ermenistan’ın bağımsızlığını ilk tanıyan ülkelerden birisi olmuştur. Ancak, Ermenistan’ın izlediği politikalardan kaynaklanan sorunlar diplomatik ilişkilerin tesisini engellemiştir.
 
Türkiye, Ermenistan’ın mevcut politikalarını gözden geçirmesi ve iyi komşuluk ilkeleriyle uyumlu politikalar benimsemesi halinde, bu ülkeyle ilişkilerin normalleştirilmesine karşı değildir. Ermenistan’ın uluslararası hukukun temel kurallarını ve ilgili BM Güvenlik Konseyi kararlarını çiğnemesi ve Türkiye’ye karşı Ermeni diasporasıyla birlikte izlediği hasmane tutum, ülkemizle diplomatik ilişkiler kurmasına engel teşkil etmektedir. Türkiye, Ermenistan’ın bu hususun bilincine varmasını ümit etmektedir.
 
Bu bağlamda, Türkiye gerek iki ülke gerek ilgili üçüncü ülke arşivlerinde araştırmalar yapmak üzere iki ülke tarihçilerinden oluşacak bir ortak komisyon kurulması ve bu çerçevede elde edilecek bulguların kamuoyuna açıklanması yönünde Ermenistan’a bir öneride bulunmuştur. Bu adım, Türkiye’nin, tarihteki tartışmalı olaylara ışık tutulması ve böylece ilişkilerde normale dönülebilmesini için uygun bir ortam hazırlanması konusundaki iradesini ortaya koymaktadır.
 
Gürcistan’la da yakın ortaklık ilişkilerine sahip olan Türkiye, bu ülkeyle mevcut bağların daha da geliştirilmesine ve toprak bütünlüğünün korunmasına büyük önem atfetmektedir. Abhazya ve Güney Osetya sorunları, yalnızca Gürcistan’da değil, tüm bölgede barış ve istikrarı tehlikeye sokmaktadır. Türkiye, başından itibaren bu sorunların Gürcistan’ın egemenliği, bağımsızlığı ve toprak bütünlüğü çerçevesinde barışçıl yollardan çözümlenmesini desteklemiştir. Bu sorunların çözümü tüm bölge istikrarı açısından önem taşımaktadır. Türkiye, taraflar istediği takdirde, Abhazya sorununun barışçı bir çözümünde kolaylaştırıcı bir rol üstlenmeye hazır bulunduğunu açıklamıştır.
 
2003 yılı sonunda Gürcistan’daki “Kadife Devrim” ile meydana gelen yönetim değişikliği ve 2004 yılında Acara’da yaşanan gerginliğin barışçıl bir şekilde aşılmış olması, bu komşu ülkede demokrasi ve istikrarın güçlendirilmesi bakımından önem taşıyan gelişmeler olmuştur. Gürcistan Devlet Başkanı Saakashvili’nin Mayıs 2004’te ülkemize gerçekleştirdiği ve Başbakan Erdoğan’ın Ağustos 2004’te Gürcistan’a yaptığı ziyaretler, Türkiye’nin yeni bir önderlik altındaki Gürcistan ile arasında geleneksel olarak mükemmel düzeyde seyreden ilişkilere yeni bir ivme kazandırmıştır. Gürcistan Başbakanı Zurab Nogaideli’nin de 2005 Ekim ayında ülkemize gerçekleştiği ziyaret iki ülke arasındaki yakın işbirliği bağlarının daha da güçlendirilmesine katkıda bulunmuştur.
Öte yandan Türkiye, bölge aktörleri arasında güven ve işbirliği ortamının tesisine katkıda bulunmak amacıyla, tüm bölge ülkelerini Karadeniz Ekonomik İşbirliği Örgütü çatısı altında toplamıştır.
 
Türkiye ayrıca, AB’nin bölgede istikrarı teşvik amacı taşıyan Güney Kafkaslara yönelik Avrupa Komşuluk Politikası’nın uygulanmasında etkin bir aktör olabileceğine inanmaktadır.
 
ORTA ASYA
 
Türk halkının Orta Asya halklarıyla yakın kültürel ve ortak dil bağları bulunmaktadır. Bağımsızlıklarını kazanmalarının ardından Orta Asya devletleriyle bağlarını yeniden canlandıran Türkiye, bu ülkelerle ikili ilişkilerini ve ortak çıkarlara hizmet edecek işbirliğini daha da güçlendirmeyi amaçlayan bir politika izlemektedir.
Ayrıca, ilki 1992 yılında Ankara’da düzenlenen ve Türkiye, Türkmenistan, Özbekistan, Kazakistan, Kırgızistan ve Azerbaycan’ı üst düzey bir platformda biraraya getiren Türkçe Konuşan Ülkeler Devlet Başkanları Zirvesi gibi girişimler vasıtasıyla, ortak bir tarih, kültür ve dili paylaşan bu ülkeler arasındaki dayanışmayı teşvik etmektedir.
 
Orta Asya ülkeleriyle ticari ilişkilerini geliştirmeye devam eden Türkiye’nin bölge ülkeleriyle mevcut ticaret hacmi, 2004 yılında 1.7 milyar dolara ulaşmıştır. Türkiye, sağladığı önemli miktarda kredi, teknik yardım, burslar, kamu görevlilerinin eğitimi, askeri yardım ve eğitim yoluyla, bu ülkelerin demokratik ve ekonomik kalkınma çabalarını desteklemeyi amaçlamaktadır.
 
ENERJİ KAYNAKLARI
 
Türkiye, dünyanın bugüne kadar tespit edilmiş enerji kaynaklarının yüzde 70’inin bulunduğu Orta Doğu ve Hazar Denizi havzasına yakın bir coğrafyada yer almaktadır. Türkiye, yılda 70,9 milyon ton kapasiteli Kerkük-Yumurtalık petrol boru hattı ve 2001’den bu yana faal durumda bulunan İran doğalgaz boru hattı gibi çeşitli alternatiflerle, büyük ölçüde Rusya Federasyonu’ndan sağlanan doğalgaza dayalı enerji tedarik imkanlarını çeşitlendirmeye çalışmaktadır.
 
Hazar Denizi petrol ve doğalgaz rezervlerinin taşınması açısından, Türkiye’nin doğusundan geçerek Akdeniz’e ulaşan güzergâh, en kısa, maliyeti düşük, teknolojik ve çevresel açıdan uygun ve güvenilir seçeneği oluşturmaktadır. Diğer taraftan, bu kadar büyük miktarlarda petrolün dar ve trafiği yoğun Türk Boğazları’ndan tankerlerle taşınması sürdürülebilir bir uygulama değildir.
 
Bu nedenlerden ötürü Türkiye, Hazar petrol ve doğal gaz rezervlerinin Batı’daki pazarlara taşınması yönündeki çabalarını, Doğu-Batı Enerji Koridoru Projesi’nin gerçekleştirilebilmesi üzerinde yoğunlaştırmıştır. Kafkasya ve Orta Asya’yı Avrupa’ya bağlayan boru hattı projeleri, bölgenin Batı’yla bütünleşmesi açısından önemlidir. Güvenli ve ticari açıdan karlı boru hatları, bölgenin istikrar ve refaha ulaşmasına yardımcı olacaktır.
 
Doğu-Batı Enerji Koridoru’nun ilk ayağını oluşturan Bakü-Tiflis-Ceyhan Ham Petrol Boru Hattı (BTC) Projesi, hem Orta Asya hem de Azerbaycan petrolü için planlanmıştır. İnşasına 2002 yılında başlanan BTC boru hattının resmi açılış töreni 25 Mayıs 2005 tarihinde gerçekleşmiş ve Hazar petrolünü taşıyacak ilk tankerin Ceyhan’dan 2005 yılının sonunda dolum yapması öngörülmektedir. Cumhurbaşkanımız Sayın Ahmet Necdet Sezer son olarak ilk petrolün Gürcistan’a ulaşması vesilesiyle 12 Ekim 2005 tarihinde Gürcistan’ın Gardaban kentinde düzenlenen törene iştirak etmişlerdir.
 
BTC boru hattı, Hazar petrolünü Batı pazarlarına güvenli biçimde taşımakla kalmayacak, Türk Boğazları’ndaki tanker trafiğini azaltarak, seyir güvenliğine, çevrenin korunmasına ve İstanbul’un 12 milyonluk nüfusunun güvenliğine de katkıda bulunacaktır.
 
BTC Projesi, enerji arzının düzenli, güvenli ve düşük maliyetli bir yolla çeşitlendirilmesi bakımından, Avrupa için sağlam ve uygulanabilir bir seçenek oluşturmaktadır. Bu proje, ekonomik açıdan en uygun, çevresel açıdan en güvenli, stratejik bakımdan ise en makul opsiyonu sunmaktadır. Böylelikle Türkiye, Hazar petrol ve doğalgazının dünya pazarlarına güvenli bir şekilde taşınmasını kolaylaştıracaktır.
 
Doğu-Batı Enerji Koridoru’nun diğer önemli projesi, Azeri doğalgazını Gürcistan üzerinden Türkiye’ye taşıyacak olan Bakü-Tiflis-Erzurum (BTE) Doğalgaz Boru Hattı’dır. Bu hat aynı zamanda, Türkmen doğalgazını Avrupa’ya ulaştıracak Hazar geçişli Boru Hattı Projesi’nin ilk ayağını oluşturmaktadır. Söz konusu projenin yasal çerçevesi tamamlanmış olup, Gürcistan ve Azerbaycan’daki inşa aşaması başlamış bulunmaktadır. Azeri doğal gazının dağıtımına da 2007 yılı içinde başlanması öngörülmektedir.
 
Hazar petrolü ve doğal gaz kaynaklarının birden fazla boru hattıyla taşınması, Avrupa ülkelerinin enerji arzını çeşitlendirmelerine ve güvence altına almalarına imkan sağlayacaktır. Güney Avrupa Gaz Ringi projesi çerçevesinde Türkiye ve Yunanistan doğal gaz boru hatlarının enterkoneksiyonu, gelecekte Avrupa’nın enerji kaynaklarının çeşitlendirilmesi çabalarının önemli bir parçasını oluşturacaktır. Türkiye ve Yunanistan arasında bu konuya ilişkin Hükümetler arası Anlaşma’nın Şubat 2003’de; BOTAŞ ile DEPA arasındaki Doğal Gaz Alım-Satım Anlaşması’nın da Aralık 2003’de imzalanmasıyla, Türkiye’nin enerji şebekesinin AB ile birleştirilmesi sağlanmıştır. Başbakan Sayın Erdoğan, 3 Temmuz 2005 tarihinde Türk-Yunan sınırındaki İpsala’da Yunan Başbakan Karamanlis ile birlikte 2006 yılında faaliyete geçmesi planlanan ortak doğalgaz boru hattının temelini atmıştır. Boru hattının daha sonra Güney Avrupa Gaz Ringi Projesi çerçevesine İtalya’ya kadar uzanması öngörülmektedir.
 
BOTAŞ ayrıca, son dönemde, Bulgaristan’ın Bulgargaz, Romanya’nın Transgaz, Macaristan’ın MOL ve Avusturya’nın OMV şirketleriyle, Türkiye’den geçecek doğal gazın Bulgaristan, Romanya ve Macaristan üzerinden Avusturya’ya naklini öngören Nabucco Projesi’ne ilişkin bir protokol imzalamıştır.
 
Bu gelişmelerin de ortaya koyduğu üzere, dünyanın ekonomik merkezleri ve enerji kaynakları arasındaki stratejik kesişim noktasında bulunan ve önemli bir enerji terminaline dönüşen Türkiye Avrupa için kayda değer bir enerji ortağı konumunda bulunmakta ve enerji stratejisi AB enerji güvenliği politikasıyla paralellik arz etmektedir. Türkiye’nin, Norveç, Rusya ve Cezayir’in ardından Avrupa’nın dördüncü ana enerji ikmal kanalı olma hedefi AB’nin enerji ikmal güvenliği politikasıyla örtüşmekte ve Avrupa’nın Asya ile bağlarını güçlendirmek suretiyle Türkiye-AB işbirliği açısından yeni bir ufuk açmaktadır.
 
AFGANİSTAN
 
Türkiye ve Afganistan tarih boyunca, gücünü iki halk arasındaki sağlam dostluk ve dayanışma bağlarından alan yakın ilişkilere sahip olmuşlardır. Türkiye Cumhuriyeti’ni kuruluşunu takiben tanıyan ikinci ülke olan Afganistan ile Türkiye arasındaki yakın işbirliği, Atatürk ve Emanullah Han’ın liderliğinde daha da geliştirilmiştir.
 
Kuruluşunun ilk yıllarında genç Türkiye Cumhuriyeti’nin gerçekleştirdiği reformlardan ilham alan Afganistan’a, devlet organlarının, üniversitelerin, hastanelerin, kültürel kuruluşların ve ordunun kuruluşunda önemli yardımlarda bulunulmuştur.
 
Türkiye, gerek Afganistan’ın bağımsızlığı, ulusal birliği ve toprak bütünlüğüne, gerekse Afgan halkının refahına büyük önem atfetmektedir. Bu çerçevede Türkiye, geçen yıl yapılan Devlet Başkanlığı ve 18 Eylül 2005 tarihinde gerçekleştirilen Parlamento seçimlerinin, Afganistan’da barış ve istikrarın tesisi ve demokratik yapılanma yönünde ilerleyen siyasi süreç çerçevesinde önemli birer kilometre taşını teşkil ettiği görüşündedir.
 
Afganistan’ın yakın dostu ve terörizme karşı uluslararası koalisyonun bir üyesi olan Türkiye’nin, bölgede barış ve istikrarın tesisi ve ulus inşası sürecinin yanı sıra ülkenin yeniden yapılandırılması çabalarına katkıda bulunmaya yönelik taahhüdü, Bonn Süreci’ne ve Merkezi Hükümet’e verdiği destekte ifadesini bulmaktadır. Başbakan Sayın Recep Tayyip Erdoğan, 30 yılı aşkın bir aradan sonra Afganistan’a ülkemizden bu düzeyde yapılan ilk resmi ziyareti gerçekleştirmiştir. Ayrıca, oluşumundan itibaren Afganistan’daki Uluslararası Güvenlik Yardım Gücü’ne (ISAF) iştirak eden Türkiye, Haziran 2002-Şubat 2003 tarihleri arasında ISAF-II’nin ve Şubat-Ağustos 2005 döneminde de ISAF VII’nin komutasını üstlenmiştir. Türkiye, Afganistan’da ISAF bayrağı altındaki yaklaşık 380 personeli ile barış ve istikrara katkısını sürdürmektedir. Aynı zamanda, Afgan Ulusal Ordusu ve Polis Gücü’ne eğitim vermektedir. Türkiye ayrıca, ağırlıklı olarak eğitim, sağlık ve tarım alanlarında bu ülkenin yeniden imarına yönelik projeler üstlenmiş bulunmaktadır. Öte yandan, Türk inşaat firmaları da 1 milyar doların üzerindeki yatırımlarıyla ülkede faaliyet göstermektedir. Türkiye’nin bugüne kadar Afganistan’a yaptığı toplam yardım miktarı yaklaşık 20 milyon dolar düzeyindedir.
 
Bunlar, Türkiye’nin yalnız Afganistan’da gösterilen çabalara değil, 11 Eylül sonrası dünyada uluslararası güvenlik ve istikrarın sağlanması yönünde devam etmekte olan arayışa yaptığı somut, sürekli ve stratejik katkıyı ortaya koyan anlamlı adımlardır.
 
Bonn Antlaşması’yla ortaya konan hedeflere ulaşılması ve Afganistan’ın uluslararası toplumda hak ettiği yeri almasına yönelik çabalara aktif olarak katılan Türkiye, bu ülkeyi bundan sonra da, terörizm, şiddet ve köktencilikten arınma ile barış, güvenlik ve refah içinde bir ulus yaratma yönünde karşılaşabileceği tehditlerle mücadelede desteklemeye kararlıdır.
 
Türkiye, Afgan halkına istikrar ile demokrasi yolunda ve ülkelerini yeniden inşa etme çabalarında yardımcı olmaya devam edecektir.
 
TERÖRİZM
 
Terörist faaliyetler ister bireysel, ister kolektif olarak gerçekleştirilsin, uluslararası barış ve güvenliğe ciddi bir tehdit oluşturmaktadır. Terörizm, temel insan haklarını, özellikle yaşama hakkını ihlal eden, insanlığa karşı işlenen bir suçtur ve hiçbir şekilde haklı görülemez. Terör belası demokrasinin temelini, sivil toplumu ve ekonomik ve sosyal kalkınmayı hedef almaktadır. Terörün olumsuz sonuçlarından derin şekilde etkilenmiş Türkiye, her çeşit terörü ve terör eylemlerini şiddetle kınamaktadır. Son zamanlara kadar Türkiye’yi hedef alan yurtdışı destekli şiddet ve terör kampanyası, toplumun tüm kesimlerinin ortak çabaları ve sebatkârlığı sayesinde büyük ölçüde kontrol altına alınabilmiştir.
 
11 Eylül 2001’de ABD’ye karşı gerçekleştirilen terör saldırıları, terörizmin insanlığa karşı oluşturduğu tehdidin ciddiyetini ve bu belaya karşı küresel savaşta uluslararası toplumun dayanışma içinde ve birlikte hareket etmesinin gerekliliğini ortaya koymuştur. Türkiye, terörizmle mücadele için oluşturulan küresel koalisyona ilk katılan ülkelerden birisidir. Son yıllarda dünyanın başlıca şehirlerinde yaşanan terör eylemlerine, 2003 yılı Kasım ayında Türkiye de hedef olmuştur. Bu eylemler, terörizmin sınır tanımadığını ve hiçbir ülkenin terörizm tehdidinden muaf olmadığını göstermiştir.
 
Terörizmle mücadelenin başarıya ulaşması için doğru açıdan ele alınması gerekmektedir. Zira terörizmin herhangi bir din, kültür, coğrafya veya etnik grupla ilişkilendirilmesi söz konusu olamaz. Teröre karşı savaş medeni dünyanın ortak mücadelesidir. Bu bağlamda, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 1373 sayılı kararı terörizmle mücadele çabaları için değerli bir temel oluşturmaktadır. Türkiye, terörizme ile mücadele konusundaki 12 BM Sözleşmesi ve Protokolünün tamamına taraftır.
 
Terörizmle mücadele için gereken uluslararası dayanışma bağlamında, AB’nin 2002 Mayıs ayında ayrılıkçı terör örgütü PKK ile aşırı solcu DHKP/C’yi ve bilahare Nisan 2004’te PKK’nın yeni isimleri olan KADEK ve KONGRA-GEL’i terör örgütleri listesine alma kararı olumlu bir adım teşkil etmiştir.
 
GELECEĞE NET BİR BAKIŞ
 
Türkiye’nin gelecekteki dış politika vizyonu bakımından belirleyici olan iki ana hedefi bulunmaktadır.
Birinci hedef, Avrupa Birliği’nin ayrılmaz bir parçası olmaktır. Tarihi, coğrafi ve ekonomik olarak Türkiye bir Avrupa ülkesidir. Dolayısıyla, makul bir zaman içerisinde Avrupa Birliği’ne tam üye olması gayet doğaldır. 3 Ekim 2005’te katılım müzakerelerinin başlaması bu stratejik hedefe ulaşılması yönünde önemli bir adımdır. Türkiye, demokrasi, laiklik, serbest Pazar ekonomisi, iyi yönetişim ve bölgesel işbirliği konusundaki çağdaş standartları Orta Doğu ve Avrasya’nın eşiğine taşımaktadır.
 
Türk Dış Politikası’nın öncelikli konularından birini teşkil etmekle birlikte, AB’ye tam üyelik, Türkiye’nin güçlü transatlantik bağlarına ve ABD ile stratejik ilişkilerine bir alternatif oluşturmamaktadır. Türkiye, sözkonusu ilişkilerin birbirini tamamladığına inanmaktadır.
 
İkinci hedef, tümü Türkiye’nin dış politikasında önemli yere sahip olan Balkanlar, Kafkaslar, Karadeniz, Orta Doğu, Akdeniz ve Orta Asya ile Avrupa’nın doğal kesişim noktasında yer alan ülke toprakları etrafında bir güvenlik, istikrar, refah, dostluk ve işbirliği ortamı yaratılmasıdır. Esasen, dış politika konusunda Asya ve Pasifik de dahil olmak üzere tüm bölgeleri kapsayan aktif bir tutum izlenmektedir. 1998’de benimsenen “Latin Amerika Eylem Planı” ve “Afrika Eylem Planı”, Türkiye’nin bu iki kıtada yeralan ülkelerle ilişkilerini ve işbirliğini daha ileriye götürme konusundaki arzusunu açıkça ortaya koymaktadır. Benzer bir biçimde Güney Asya, Uzak Doğu ve Pasifik bölgelerinin taşıdığı büyük ekonomik ve siyasi potansiyelin bilincinde olan Türkiye, bu bölgedeki tüm ülkelerle ilişkilerini geliştirmeye yönelik politikalar izlemektedir.
 
2005 Türkiye’de Afrika Yılı olarak ilan edilmiştir. Bu çerçevede yıl boyunca bölge ülkeleriyle üst düzey temaslara öncelik verilmiştir. Türk İşbirliği ve Kalkınma Ajansı (TİKA) 2005 Mart ayında Addis Ababa’da ilk bölge ofisini açmıştır. Bu ofis, kıtaya yönelik gerçekleştirilecek insani ve kalkınma amaçlı yardımların eşgüdümünü yürütecektir. Türkiye, son dönemde Dünya Gıda Programı aracılığıyla Afrika’da açlık ve kuraklıktan etkilenen ülkelere de önemli miktarda yardım sağlamıştır.
 
Türkiye, ikinci hedefini gerçekleştirme çabalarında sahip olduğu muhtelif değerlerin faydasını görecektir. Bu çerçevede, çoğulcu demokrasisi ve laik siyasi sistemi, çağdaş değerlere yakın olma geleneği, hür teşebbüse dayalı ekonomisi, ürün çeşitliliği yansıtan sınai altyapısı, barışı koruma faaliyetleri konusunda deneyimli, üst düzey kapasiteye sahip bir silahlı kuvvetlere sahip olması, önemli özellikler olarak dikkati çekmektedir.
Türkiye, bölgesel ve küresel barış ve istikrarın korunmasına aktif biçimde katkı yapmaya kararlıdır. Dünyayı daha iyi ve güvenli bir yer haline getirme konusundaki çabalarımız, kurucu üyesi olduğumuz Birleşmiş Milletler Şartı’nda yer alan ideallerle de örtüşmektedir. Bu çerçevede Türkiye, uluslararası barış ve güvenliğin muhafazasını hedefleyen BM Güvenlik Konseyi’ne üye olarak aktif bir rol üstlenmek amacıyla, 2009-2010 dönemi BMGK üyeliği için adaylığını açıklamıştır. Türkiye’nin Batı Avrupa ve Diğerleri Grubundan aday olduğu BMGK üyeliği için seçimler BM Genel Kurulu’nun 2008 yılında gerçekleştirilecek 63. dönem oturumunda yapılacaktır.
 
Türkiye aynı zamanda, insanlığın güvenliği ve refahıyla ilgili küresel konulara da duyarlıdır. Bu çerçevede, insan haklarının korunması ve teşviki, çocukların refah ve mutluluğunun korunması ve geliştirilmesi, kadının statüsünün iyileştirilmesi, sürdürülebilir kalkınma ilkelerinin uygulanması ve geliştirilmesi, uyuşturucu ticareti, organize suçlar ve rüşvetle mücadele ile çevre konusunda uluslararası işbirliğinin ilerletilmesine katkı konularının tümü gündemimizde ön sıralarda yer almaktadır.
 
Sayın Kemal Derviş’in 2005 yılı Ağustos ayında dört yıllık bir dönem için BM Kalkınma Programı Başkanlığına atanması, ekonomik ve sosyal kalkınma konularına önem atfeden Türkiye için anlamlı bir gelişme teşkil etmiştir.
Türkiye, silahların kontrolü ve silahsızlanma konularına özel bir önem atfetmektedir. Bu alandaki uluslararası çabalara aktif katılım, düzenlemelere uyum ve anlaşmaların tam olarak uygulanmasının gözetilmesi, ulusal güvenlik politikamızın önemli unsurlarıdır.
 
Kitle imha silahlarının ve bunları fırlatma mekanizmalarının yayılması, 21. yüzyılda artan bir tehdit unsuru teşkil etmektedir. Türkiye, terörizmin ve kitle imha silahlarının küresel düzeyde oluşturduğu tehdidin boyutu karşısında, tüm ülkelerin yayılmanın önlenmesi hedeflerini paylaştıkları, daha güvenli ve istikrarlı bir dünya düzeni için birlikte çaba gösterdikleri bir aşamaya gelinmesini samimi olarak arzulamaktadır.
 
Türkiye’nin ekonomik ve insani potansiyeli, güçlü savunma kapasitesi, uluslararası çatışmaların önlenmesi ve barışı inşa çabalarına aktif katılımının yanısıra, farklı kültür ve geleneklere ait seçkin özellikleri birleştiren bir bünyeye sahip olması, kendi bölgesinde ve ötesinde önemli rol oynamasını sağlayacak değerli özelliklerdir. Türkiye, bu önemli katkıyı yapabilmek için yeterli donanımı haiz bir ülkedir ve gelecek nesiller için daha iyi bir dünya oluşturmak amacıyla, dostları ve müttefikleriyle yakın bir biçimde çalışmaya devam edecektir.
 
 
 
 
 
 
 
                                                                                                         
(1)        BM nezdindeki Daimi Temsilcimizin Genel Sekretere gönderdiği 31 Mayıs 2005 tarihli Mektup, BM Belgesi A/59/820/-S/2005/355.
 
(2)       BM nezdindeki Daimi Temsilcimizin Genel Sekretere gönderdiği 19 Ocak 2005 tarihli Mektup, BM Belgesi A/59/679/-S/2005/41.

 

 
 

turkbirdevbursa.tr.gg
 
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=